8.12.2007

MobileLite 9-in-1 USB Kart Okuyucu

Kingston, dokuz farklı hafıza kartını destekleyen MobileLite 9-in-1 USB Reader ürününü duyurdu.
Dünyanın en büyük bağımsız bellek üreticisi Kingston, dokuz farklı hafıza kartını destekleyen MobileLite 9-in-1 USB Card Reader ürününü duyurdu.Kingston Flash Bellek Pazarlama Müdürü Wendy Lecot, piyasaya sürmüş oldukları bu USB Kart Okuyucuyla birlikte, cep telefonları, MP3 player ve dijital kamera gibi ürünlerde kullanılan hafıza kartlarındaki müzik, video ve resim gibi verilerin pratik şekilde bir başka platforma aktarılabileceğini belirtti. Lecot ayrıca, veri transferinin sürükle-bırak gibi basit bir yöntemiyle yapılan ürünün kullanıcılara büyük kolaylık sağlayacağını sözlerine ekledi.2 yıl garantili olarak satılan ürünün, Windows Vista, XP (SP1), 2000 (SP3); Mac OS (10.x ve üstü); Linux (2.4 ve üstü) işletim sistemlerine uyumlu olduğu belirtildi. Desteklediği hafıza kartları ise şu şekilde: SD, SDHC, miniSD, microSD, MMC, MMCplus, RS-MMC, MMCmobile ve MMCmicroMobileLite 9-in-1 USB Card Reader 8.99 dolardan satışa sunuluyor. Ayrıca ürünün 1 ve 2 GB'lık flash bellekli versiyonları da mevcut.
Uğur Seven - Onur SevenCHIP Online

Türkiye'nin 'net' hedefi



8,5 milyon internet kullanıcısı ile şimdiden AB'de ilk 10 listesine giren Türkiye, toplam nüfus içindeki kullanıma bakıldığında ise yüzde 11.8 ile son sırada yer alıyor


Türk Telekom'un son bir yılda gerçekleştirdiği ADSL (hızlı internet erişimi) atağı ile 8,5 milyon seviyelerine gelen internet kullanıcı sayısıyla Türkiye, şimdiden Avrupa Birliği'nin (AB) ilk 10 listesinde yerini alıyor. Ama Türkiye bu alanda 8,5 milyon kullanıcı ile, AB listesinde üst sıralarda yer alsa da bu rakam nüfusa oranlandığında, son sırada bulunuyor. AB istatistiklerine göre Türkiye'de nüfusun yüzde 11.8'i internet kullanırken, bu oran İsveç'te yüzde 75.2, Danimarka'da yüzde 69.5, İngiltere'de yüzde 63.1, Almanya'da yüzde 57 seviyesinde. En düşük kullanım oranı ise yüzde 27.8 ile Polonya'da. Türkiye yüzde 11.8 ile AB ülkelerinin oldukça alt seviyesinde yer alıyor


ADSL etkisi...


Türkiye'de internet kullanımının artırılması için, Milli Eğitim Bakanlığı, Sivil Toplum Kuruluşları ve bilişim şirketleri tarafından farklı kampanyalar yapılıyor. Bunların ortak amacı bilgisayar okur - yazarlığını ve internet kullanım seviyesini birlikte artırmak. Bu sayede 2000 yılında 2 milyon seviyelerinde bulunan internet kullanıcı sayısı 9 milyon seviyesine yaklaşmış durumda. Bu artışta, telekom sektöründe yaşanan serbestleşmenin ardından, Telekom'um başlattığı oldukça agresif ADSL kampanyası da etkili olmuş gözüküyor. Şu anda ulaşılan ADSL abone sayısı 1.5 milyon. Bundan sonraki hedef ise yeni kurulan operatörlerin de devreye girmesi ve kullanım seviyesinin hızla artırılması.

Telekom'da SMS dönemi


Telekom'da SMS dönemiCep operatörlerinin kullandırdığı SMS hizmeti için Türk Telekom da devrede. Yakında sabit hatlı telefonlardan SMS gönderilip alınacak
Teknoçağ ŞÜKRÜ ANDAÇ
Kısa mesaj servisi (SMS), cep operatörlerinin ardından şimdi de bir sabit hat operatörü olan Türk Telekom tarafından başlatılıyor. Cep operatörleri ile karşılıklı tarifeleri belirlenen servisle, yakında sabit hatlı telefonlardan SMS gönderilip, alınabilecek. Bunun için ev ve ofislerde kullanılan telefonların, SMS gönderme/alma teknolojisini desteklemesi gerekiyor. Şu anda piyasada bulunan yeni model pek çok telefonda bu özellik var.Yeni servis ile Türk Telekom'dan, cep operatörleri Turkcell, Telsim ve Avea hatlı cep telefonlarına SMS gönderilecek. Aynı zamanda Turkcell, Telsim ve Avea hatlı cep telefonlarından da Türk Telekom şebekesindeki numaralara SMS gönderimi yapılabilecek.SMS gönderimi için sabit telefonda mesaj servis merkezi numarasını girip, ayarları yapmak yeterli olacak. Avea pahalıTürk Telekom SMS servisinin belirlenen tarifelerine göre, Telekom'dan Turkcell ve Telsim'e bir SMS gönderme ücreti 0.07 YTL, Avea'ya ise 0.13 YTL. Bu fiyatlara yüzde 18 KDV ve yüzde 15 Özel İletişim Vergisi eklenecek.Telekom'la birlikte cep operatörleri de sabit hatta gönderilecek SMS tarifelerini duyurdu. Buna göre, Turkcell ve Telsim bir SMS için 0.15 YTL, Avea ise 0.28 YTL tarife bedeli uygulayacak.Avea'da yüzde 40 payı olan Türk Telekom'un, şu anda açıklanan tarifelerde Avea ile karşılıklı olarak, diğer operatörlerin üzerine çıkmış olduğu dikkat çekiyor.

Cep Kuran

Cep Telefonunuzdan
KURAN-I KERİM OKUYUN...


Cep KUR'AN Programı Nedir ?

Cep telefonunuzdan Kur�an-ı Kerim okumayı sağlayan bir cep telefonu programıdır.

Tüm Kuran-Kerim Cebinizde...
Resimlerle abdest almayı öğrenebilirsiniz.

Kur'anı Baştan Sona Okursunuz
Kuran-ı Kerim orijinal arapça yazılışını yada anladığınız dildeki meali cep telefonunuza yükleyerek okuyabilirsiniz...

SMS ile Cebinize Yükleyin.
Ülkenizin SMS numarasına SMS göndererek kolayca yükleyebilirsiniz. Lütfen Tıklayın

K.Kartıyla hemen Yükleyin.
Program bedelini kredi kartıyla ödeyerek hemen yükleyebilirsiniz. Lütfen Tıklayın

Para iade Garanti Sistemi...
Kredi Kartıyla yüklemede Para iade garantisi vardır.. Lütfen Tıklayın

Hediye Olarak Gönderin
Sevdiklerinize, büyüklerinize hediye olarak göndermek için Lütfen Tıklayın

Hangi modellere uyumludur ?
Uyumlu modeller listesi için Lütfen Tıklayın

Detaylı Bilgi İçin Lütfen TIKLAYIN

7.12.2007

Firefox 3 Beta 2, Cıkıyor

Firefox 3: Beta 2, Cıkıyor
Geliştiriciler 21 Aralıkta tarayıcının 3. sürümünün ikinci Betasını yayımlamayı planlıyorlar... Firefox geliştiricileri 21 Aralıkta tarayıcının 3. sürümünün ikinci Betasını yayımlamayı planlıyorlar. 7 Aralıktan itibaren ise program kodunun dondurulacağı söyleniyor, bu aşamadan sonra yenilikler şimdilik eklenemeyecek.Zaman planına uymak için hata ayıklama aşamasının hiçbir komplikasyon olmadan devam etmesi gerekiyor. Geliştiricilere göre bu yüzden çıkış tarihi bir sonraki seneye ertelenmesi söz konusu olabilir.

Facebook köy Cocuklarına Umut Oldu


İnşaat Mühendisi Faruk Burak Karadağ'ın sosyal etkileşim ve tanıtım sayfası Facebook'ta kurduğu ''Onların derdi kitap'' adlı gruba üye olan 1576 kişi tarafından toplanan kitaplar köylerdeki okullara gönderiliyor.
İstanbul'da yaşayan ve ailesini ziyaret için Ardahan'a gelen 24 yaşındaki Karadağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ilk ve orta öğrenimini Ardahan merkezde, yüksek öğrenimini ise Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümünde yaptığını söyledi.
Ardahan'da geçen öğrencilik döneminde kendisinin pek sıkıntı çekmediğini, ancak çevresinde kalem ve silgiye muhtaç çocukların hep olduğunu kaydeden Karadağ, özellikle köy okullarında öğrenim gören çocukların birçok sıkıntıyla karşı karşıya olduklarını belirtti.
Tek istekleri okumak olan köy çocuklarının en büyük sorunularından birinin kitap olduğunu ifade eden Karadağ, ''Onlara yardımcı olmak amacıyla 7 Kasımda Facebook'ta 'Onların derdi kitap'' adlı grubu kurdum. Kısa sürede de gruba 1576 kişi üye oldu. İnsanlarımızın bu konuya duyarlılık göstermesi beni çok mutlu etti'' diye konuştu.
Karadağ, kırsal bölgelerde görev yapan çok sayıda öğretmenin gruba üye olduğunu ve okullarındaki kitap ihtiyaçlarını kendisine elektronik posta yoluyla ilettiklerini bildirdi.
Son bir aydır sürekli olarak yürüttükleri kitap kampanyası ile uğraştığını ifade eden Karadağ, şöyle konuştu:
''Öğretmenlerden ve kitap bağışı yapmak isteyenlerden gelen elektronik postaları cevaplandırıyorum. Artık günüm genelde internette geçiyor. Şimdilik İstanbul, Ankara, Bursa, Eskişehir ve Antalya'da üyelerimiz aracılığıyla kitap toplamaya başladık. Topladığımız ilk kitapları Ağrı'nın Patnos ilçesindeki İbrahim Karaoğlanoğlu İlköğretim Okuluna gönderdik. Aralık ayı sonuna kadar yurt genelinde yapılan kitap bağışlarını toplayıp köy okullarına göndereceğiz. Bu şekilde biz de eğitime destek vermiş olacağız.''
-PATNOS'A 1500 KİTAP GÖNDERİLDİ-
İbrahim Karaoğlanoğlu İlköğretim Okulu kütüphanesinin sorumlu öğretmeni Serap Görür ise yaptığı açıklamada, Facebook'taki söz konusu gruptan bir arkadaşının kendisini haberdar etmesi üzerine ''Onların derdi kitap'' grubunu kuran Faruk Burak Karadağ'a elektronik posta atarak kitap istediğini söyledi.
Kısa bir süre sonra okullarına çeşitli konu içerikli 1500 kitabın gönderildiğini kaydeden Görür, ''Kitapları gören öğrencilerimiz çok mutlu oldu. Bu kampanyayı başlatan herkese teşekkür ederim'' diye konuştu.
-''AYLARDIR GAZETE, DERGİ OKUDUĞUMUZ YOK...''
Bitlis'in Hizan ilçesindeki Ağılözü Köyü İlköğretim Okulunda görev yapan öğretmen Edip Ceyhan'ın Facebook'taki grubun tanıtım sayfasına eklediği şu cümleler dikkat çekti:
''Uzaktaki ama çok uzaktaki dağ köylerinde öğretmeniz. Aylardır gazete, dergi okuduğumuz yok.... Biz, bizden geçeli çok oldu, ama öğrencilerimize ders kitabından başka okutacak kitap bulamıyoruz. Onların okuma ateşini yakıyoruz, ama alevlendirmek elimizden gelmiyor. Kendimiz için getirdiğimiz bir iki romanı değiştire değiştire okuyorlar. Bize destek olmak isterseniz çok kolay. 200 köy okulu için sayısız kitaba ihtiyacımız var. Okuduğunuz, okumadığınız, beğendiğiniz, beğenmediğiniz, yolda bulduğunuz kitapları bile bize yollayabilirsiniz.''

6.12.2007

Güneş sistemi dışındaki bir gezegende su tespit edildi



Güneş sistemi dışındaki bir gezegenin atmosferinde su bulunduğu tespit edildi.ABD'nin Arizona eyaletindeki Lowell gözlem evinden astrofizikçi Travis Barman, internet sitesindeki açıklamasında, Hubble uzay teleskobuyla yaptıkları incelemede, ilk kez güneş sistemi dışındaki bir gezegenin atmosferinde suya rastladıklarını belirtti.

ADSL abonelerine iki müjde

TTelekomdan Yeni Kampanya
Telekom yeni bir kampanya başlatıyor. İşte aboneler için çifte müjde!Türk Telekom internet servis sağlayıcılarına (ISS) yönelik bir yeni bir kampanya başlatıyor.
Bu kapsamda;
-1-30 Aralık’ta ADSL abonesi olacaklardan 29 YTL’lik bağlantı ücreti alınmayacak.-Aboneliği devam eden limitli bağlantı sahiplerine ise ücretsiz 2 GB’lık limit arttırımı yapılacak.
Türk Telekom’dan yapılan açıklamada, kampanya ile Türkiye’de internet kullanımını kolaylaştırmak ve yaygınlaştırmanın amaçlandığı bildirildi.
Açıklamada, Türk Telekom’un, toptan satış tarifelerinde Internet Servis Sağlayıcılara(ISS) sunacağı yeni avantajlarla, indirimlerin ISS’ler tarafından son kullanıcılara yansıtılmasının sağlanacağı bildirildi.
Bu durumda hiçbir ücret talep edilmeden;- 4 GB internet kullananların limiti 6 GB’a- 6 GB limiti olanların limiti ise 8 GB’a yükselecek.
Bu uygulama ile internette kullanımı artan ses ve video içeriğinin limit sıkıntısı yaşamadan rahat bir şekilde kullanımına destek sağlanmış olacak.
Açıklamada ayrıca, Türk Telekom’un bu ve benzeri kampanyalarla Türkiye’de 2007 yılında 4.3 milyonu aşan genişbant internet kullanıcı sayısını artırmayı düşünüdüğü, tüm Internet Servis Sağlayıcıları’nın yeni ADSL müşterisi kazanmasını ve böylece toplam pazarın büyümesini teşvik etmeyi hedeflediği kaydedildi.

Robot askerler iş başında

Robot askerler iş başında
Ruh yok, duygu yok! Dolayısıyla acıma da yok… ABd yapımı robotlar savaşta…İntikam ve kin yok. İşkence, dayak, aşağılama, ayrıca ceza verme yok. Çünkü, duygu yok. ABD’nin robot askerlere yaptığı yatırımı Hürriyet’ten Yalçın Doğan şöyle aktarıyor…
Robot uçaklar havada zaten çoktandır var. Ama, silahlı robotlar şimdi karada da askerlerin yerini alıyor. Robotlarda duygu olmadığına göre, “düşman açısından” belki daha ölümcül, öldürmeye çok daha programlı, ancak acı bir teselli olmak üzere, insanın insana doğrudan yaptığından uzak.
200 MİLYAR DOLARLIK BÜTÇE
Pittsburgh’daki Mellon University Robotics Institute ya da Atlanta’daki Georgia Institute of Technology’nin araştırma ve bulguları, askerin yerine geçecek her türlü robot silah yapımında başı çekiyor.
Pentagon silah sanayiinde “büyük devrim” olarak anılan, her türlü robot silahın ya da silahlandırılmış robotların geliştirilmesi için toplam 200 milyar dolar ayırıyor.
Gelişen robot silah ve uçaklardan bazıları birkaç aydır Irak’ta kullanılıyor. Bazıları aynı zamanda Afganistan’da da kullanılıyor. Silah sanayii övüne övüne bir hal oluyor.
AMERİKAN ORDUSUNUN ROBOT ASKERLERİ
Bir bölümü gelecek yıl, bir bölümü üç yıl içinde devreye girecek robot silahlardan, Amerikan silah dergilerinden toplanan bilgiye göre, ilk yedisi şöyle:
- Fire Scout: İnsansız helikopter. En üstün silahlarla donatılıyor. Programlanmış ya da kendi belirlediği hedefleri vuruyor. Uçak gemilerine inebiliyor. Her şey hazır.
- Swords (üstte): Kameralı, makineli tüfekli, lastik paletli tanklar. Irak’ta devreye giriyor.
- Gladiator: Bir ton ağırlığında, lastik paletli tanklar, en dik tepelere tırmanıyor. Kameralı, uzaktan kumandalı ve makineli tüfekli. Denemeleri başarıyla sonuçlanıyor. Gelecek yıl Irak’ta.
- X-47: On saat havada kalabilen, görünmeyen uçaklar, jetlerin havada yakıt ikmalinde kullanılıyor. Henüz deneme aşamasında.
- Micro Air Vehicle: Sadece 33 santimetre çapında tüy sıklet ağırlığında ayaklar. Kameralı, indirildiği yerden merkeze istenilen her istihbaratı ulaştırıyor. Halen Irak’ta denemeden geçiriliyor.

Sony DCR-SR32E

Dış görünüm olarak büyük kardeşi SR290′a çok benzese de DCR-SR32E de CMOS değil CCD çipi var ki bu da 800.000 pikselin üzerine çıkamıyor.Sony SR32′nin dış kasası da yanlara doğru yuvarlatılmış. Bu yüzden kamerayı tutarken sanki sağlam bir şekilde elinizde durmuyormuş hissi veriyor. Şükür ki ağır olan SR290′dan daha hafif, tabi bunun sebebi eksik olan resim dengeleyiciden kaynaklanıyor. İlgi çekici özelliklerden birisi ise 40X optik zum ama bu özelliği bir tripod yardımıyla kullanmanızı tavsiye ediyoruz. 2000X dijital zum paparazzileri bile tatmin edecek nitelikte değil zira bloklardan daha fazlası görünmüyor.
Kullanışlı olarak sayabileceğimiz özellikler arasında dokunmatik ekranın fonksiyonlarını var. “Nokta-Odaklama” ile parmak ucunuzla ekrandaki bir suratı işaretlemeniz yeterli; çoktan S32 odaklama işlemine başlıyor. Aynı şekilde “Nokta-Ölçümü” de objektifi ayarlıyor. 4:3 oranındaki ekran aydınlık bir çevrede ne yazı ki fazla yansıtma yapıyor.


Çektiğiniz tüm fotoğrafları genel bir bakış açısıyla görmeniz için cihaz bunları çekim tarihine göre sıralıyor. Sahneleri kendi zevkine göre bir araya getirmek isteyenler ise bir - sadece bir - liste oluşturabilirler. Bunun dışında sahneler ayrılabilir veya kısmen silinebiliyor. Videoları DVD’ye yazmak isteyenler ise USB ile bunları PC’ye aktarabilir ve ürünün yanında verilen yazılımı kullanabilir. DVD-Kaydedici ile yazım işlemini gerçekleştirmek isterseniz video aktarma işini ancak ekstradan temin edebileceğiniz Kombi-Kablo VMC-15FS ve Y/C sinyali ile taşıma şartları altında yapmanızı tavsiye ederiz. Bir FBAS kablosu kutu içeriğine dahil edilmiş ama bununla kalite kayıplarını göz önünde bulundurmalısınız.
Görüntü ve sesİç mekan çekimlerinde Sony biraz karanlık bir hava veriyor, renkler de biraz mat gözüküyor. Kamera sallantılarını cihaz çok az bir bulanma ile belli ediyor. Yeterli ışıklandırma da resim boğukluğu sınır değerlerde kalıyor. Otomatik odaklanma ise son derece iyi işliyor.
Küçük Sony en iyi değerleri ses kalitesinde elde etti: ses yoğunluğu son derece dengeli ve stereo kanallar çok iyi ayırt edilebiliyor.

Günes enerjisi ile çalışan diş fırçasi



Günes enerjisi ile çalışan diş fırçasi

Kanadalı bilim insanları tarafından geliştirilen bir diş fırçası güneş enerjisi ile çalışabiliyor. Yeni ürün ışıktan aldığı enerji yardımı ile diş macunu kullanmadan da dişleri temizleyebiliyor.
Kanada Saskatchewan Üniversitesi(nde araştırmalar yapan Dr. Kunio Komiyama ve Dr. Gerry Uswak tarafından geliştirilen ve Japon Shinken firması tarafından üretilen Soladey-J3X isimli diş fırçasının gövdesinde Titanyum Dioksit bulunuyor. Işıkla etkileşime giren bu madde elektrotların salınmasına sebep oluyor. Bu elektrotlar da ağızda bulunan asit ile etkileşime giriyor ve diş plaklarının yok edilmesini sağlıyor.
Güneş enerjisi ile çalışan ürünün mutlaka güneşi görmesi gerekmiyor. Evdeki lambalardan aldığı ışıkla da kullanılabiliyor.

YoutubeYe istediğin kadar yükle



Kapasite arttırımının yanında kullanıcılar isterlerse ufak bir yazılım indirerek toplu yükleme de yapabilecekler. Mac kullanıcıları için kötü haber, yazılım Mac'lerle uyumlu değil.Bildiğiniz gibi YouTube üzerinden uzun bir şeyler paylaşmanın tek yolu, dosyayı daha kısa süreleri parçalara bölüp siteye yüklemekti. Yeni çıkan yazılım böyle çok parçalı filmleri tek seferde siteye yüklemenizi sağlıyor. Dosya boyutuna getirilen genişleme sayesinde de daha yüksek kaliteli içeriğe kavuşacağımız kesin.

Nintendo Korsan Davasını Kazandı



Dünyanın en eski ve en köklü oyun konsolu ve oyun yaratıcısı şirketlerinden Nintendo, tüm dünyada Wii mod chip ve oyun kopyalama aygıtlarının dağıtımından sorumlu, Supreme Factory Limited’e (bilinen adıyla Divineo.cn) karşı açtığı davada, Hong Kong Yüksek Mahkemesi tarafından haklı bulundu. 8 Ekim 2007 tarihinde verilen karardan sonra üç gün içinde Nintendo, 10.000’den fazla mod chip ve kopyalama aygıtıyla, birçok kayıt ve bilgisayar dosyasına el koydu. El konulan mod chip ve aygıtlar internetten elde edilebilen Nintendo oyunlarının yasadışı yollarla oynanmasına olanak sağlıyordu.

Kaynak http://www.teknolojitelevizyonu.com/

Yeni Microsoft Zune-



Microsoft'un I-pod rakibi ürünü Zune'un yeni versiyonu çıkıyor. Başarısızlığı belirli bir oranda kanıtlanmış olsa da, yeni özellikleri fena değil. Form faktörü çok değişmemiş ama içindeki flaş uygulama vs oynamak için eğlenceli olabilir. Gerçi yine de I-pod Touch (I-phone kıvamınaki ama sim kartsız I-pod) varken ne kadar başarı sağlayabilir tartışılır.
Zune çıktığından beri 1,2 milyon adet satmış. Aynı dönemde I-pod satışları ise yaklaşık 40 milyon. Daha iyi bir cihaz bile olsa, insanların tercih etmediği açık.
alan alsın :)

Nar Sözlük Proğramı


Nar Sözlük Proğramı

Arka planda çalışan ve ihtiyaç duyduğunuzda tek bir tıklama ile istediğiniz kelimeyi online çevirip küçük bir pencerede görüntüleyen bir program olsun ve tamamen ücretsiz olsun diyenlerin yeni gözdesi olmaya aday Nar Sözlük 1.0b yayınlandı. Faydalı bu sözlüğü indirmemeezlik etmeyin :) Yorumlarınızı bekliyorum.



NAR SÖZLÜĞÜ İNDİRMEK İÇİN TIKLA


Google ile dünyayi izle - Gogle Earth proğramı



Google Earth, tüm Dünya'nın uydulardandan çekilmiş değişik çözünürlükteki fotoğraflarının görüldüğü, Google Labs tarafından satın alınan Keyhole adlı şirketin geliştirdiği bir bilgisayar programıdır.Yoğun yerleşim olan bazı bölgelerin ayrıntılı görüntüleri, İnternet üzerindeki sayfasını ziyaret ederek indirilen programı bilgisayara yükleyerek incelenebilir. Temmuz 2005'te sadece ABD'nin tamamına yakınının görece yüksek çözünürlükte fotoğrafları bulunurken, Haziran 2006'dan itibaren dünyadaki şehirlerin büyük bir bölümünün ayrıntılı görüntüleri bulunmaktadır. -

Programı İndirmek İçin Tıklayın

Çift Sim kartlı Telefon türkiyede..


Çift Sim kartlı Telefon türkiyede..
İki farklı hattın aynı anda kullanılabildiği dünyanın ilk çift sim kartlı telefonu General Mobile DST01 Türkiye'de satışa sunuldu.
Aynı anda iki farklı hattın kullanılmasına olanak tanıyan General Mobile DST01 Türkiye'de.
Genccell distribütörlüğü ile Türkiye'de satışına başlanan General Mobile DST01, ilk çift kartlı cep telefonu olma özelliğiyle dikkat çekiyor. General Mobile DST01, birden fazla hatta sahip kullanıcıların tek bir cihazla iki farklı hattı aynı anda kullanabilmesine olanak tanıyor.Çift anteni bulunan ve iki farklı operatörün kartlarının aynı anda çalışmasına olanak sağlayan DST01, sol tarafındaki tuş ile birinci hatta, sağ tarafındaki tuş ile ikinci hatta geçişi sağlayan bir teknolojiye sahip.PDA stilinde dokunmatik olan ürün aynı zamanda Mp3 çalar, 1.3 megapiksel kamera gibi multimedaya özelliklerini de barındırıyor.
Özellikler:Çift sim kart TeknolojiPDA Ekran: TFT dokunmatik, 2.2 inç, 262 bin renkKamera: 1.3 megapikselVideo recorder,Voice RecorderMüzik: MP3 Çalar, MPEG04Mesajlaşma: SMS, MMS, e-posta64 polofonik zil tonuMicroSD kart desteği

Msn Şifresi Calınanlara İYi Bir Haber



Kişisel haberleşme ve sohbet programı MSN şifresi çalınanlara iyi haber. Ankara Adliyesi, MSN şifresinin çalındığı iddiasıyla kendilerine yapılan başvurularda olumlu sonuçlar aldıklarını belirtti.
Teknolojinin yaygınlaşmasıyla internet üzerinden yapılan haberleşmelerde büyük oranda bir artış meydana geldi. İnternet üzerinden yapılan haberleşmelerin büyük bir bölümünü de kullanıcıların karşılıklı kullandığı MSN programı oluşturuyor.

Ankara Adliyesi Cumhuriyet savcıları, son dönemlerde kendilerine 'MSN şifremi çaldılar' şeklinde başvuruların yapıldığına dikkat çekerek, "MSN şifresini kimin çaldığını ve kullandığını kısa sürede tespit edebiliyoruz" haberini verdi.

MSN şifre hırsızları hakkında bilişim suçlusu işlemleri yaptıklarını belirten yetkililer, MSN şifresini çalanları nasıl yakaladıklarını da şöyle anlattı:

"Microsoft Corporation'un Türkiye Temsilciliği İstanbul’du. Bu şirkete yazı yazarak, şifresi çalınan kişinin adresini kullanan kişilerin IP numaralarının tarih, ve saat detayları ile birlikte savcılığımıza gönderilmesini rica ediyoruz. Yaptığımız başvuru üzerine şirket, IP noların, tarih ve saatlerin olduğu dökümü bize gönderiyor. Daha sonra IP noları, karşısındaki tarih ve saatleri İl Telekom Müdürlüklerine göndererek kullanıcıları tespit ediyoruz" (ANKA)

Elektrik Nasıl Üretilecek

NASIL ELEKTRİK ÜRETİLECEK?
NASIL ELEKTRİK ÜRETİLECEK?Yeğenler, mevcut tesisin yanına kurulacak söz konusu geri dönüşüm ünitesinin çalışma prensibini ise şöyle açıkladı:“Kan ve işkembe gibi doğal atıklar, silo şeklindeki tanklarda önce biyoyakıta, ardından elektrik enerjisine dönüşecek. Atıklar, önce tanklara alınarak yaklaşık 30 gün bekletiliyor. Bu süre içinde açığa çıkan biyogaz kullanılarak, son teknoloji ürünü sistemler yardımıyla elektrik enerjisi elde edilmiş oluyor. Elde edilen elektrik, tesisin ihtiyacını fazlasıyla karşılayacak. Ayrıca bu işlemler sırasında atıklardan, dizel motorlarda kullanılan biyoyakıt da elde edilebiliyor. En son tanklarda kalan posalar da boşa gitmiyor, organik tarımda büyük talep gören organik gübre haline getiriliyor.”Almanya'da halen bazı benzer tesislerde kullanılan bu sistemin hemen her atığı enerji üretimi için değerlendirilebildiğini, bu nedenle tesisin faaliyete başlamasından sonra Konya'daki kurum ve kuruluşların mutfak atıklarına da talip olacaklarını sözlerine ekledi.

TEKNOLOJİ NEDİR

Teknoloji Nedir?
TeknolojiVikipedi, özgür ansiklopedi
Teknoloji (technoslogos), techne; yapmak ve logos; bilmek anlamına gelmektedir. İnsanoğlunun gereklerine uygun yardımcı alet ve edevatın yapılması ya da üretilmesi için gerekli bilgi ve yetenektir. Bir insan etkinliği olarak teknoloji, insanlığın tarihinde bilim ve mühendislikten önce ortaya çıkmıştır.
Teknoloji Nedir?Sözlük anlamı “bilginin, sanayideki işlemlerde sistematik olarak uygulamaya alınması” demek olan teknoloji, geniş anlamda, araştırma, geliştirme, üretim, pazarlama, satış ve satış sonrası hizmeti kapsayan bir sanayi sürecinin, etkin ve verimli bir biçimde gerçekleştirilmesi için kullanılabilecek bilgi ve becerilerin tümüdür. Teknolojik yenilik de, “üretim süreçlerinde yenilik, yeni ürünler ve yeni kurumsal örgütlenme biçimleri” olarak tanımlanmaktadır.Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir.Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi “bilim ve teknoloji temelli” sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.
Teknolojinin ÖnemiSanayileşmenin en belirgin ögesi teknoloji üretebilmektir. Teknoloji üretebildiğiniz, bilgiyi ürün tasarlamada kullanabildiğiniz takdirde ticarette rekabet üstünlüğünü, savunma sistemlerinde de caydırıcılığı sağlayabilirsiniz. Kimse kendisine üstünlük sağlayan bir şeyi başkasına vermeyeceğine göre salt teknoloji transferi yaparak sanayileşmemiz ve kalkınmamız, savunma sistemlerinde de caydırıcılığı sağlamamız olası değildir. Bu nedenle amaç kendi teknolojimizi kendimizin üretmesi olmalıdır. Kendi teknolojisini üreten bir sanayileşme ile ulusal ekonomiye, ülkenin mühendislik gücüne ve ulusal teknolojiye en yüksek katkıyı sağlayabilir, beyin göçünü önleyebilirsiniz.Teknolojiyi kısaca bilimsel bilgiden yararlanarak yeni bir ürün geliştirmek, üretmek ve hizmet desteği sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve yöntemler bütünü olarak tanımlayabiliriz. Bu duruma göre özgün üretim için gerekli safhaları da dörde ayırabiliriz.
ØBilimsel bilgiye ulaşmak veya geliştirmekØBilgiden faydalanarak bir ürün tasarlamak (tasarım yeteneği veya teknolojisi)ØTasarlanan bir ürünün üretim tekniklerini belirlemek (üretim teknolojisi)ØÜretim
Bir ürün geliştirmek için gerekli malzeme ve ekipmanı çeşitli kaynaklardan bulabilirsiniz. Bu nedenle önemli olan tasarım yeteneğine sahip olmaktır. Tasarım yeteneğine sahipseniz her şeyi yapabilirsiniz. Bağımsızlık da bundan sonra gelir.Teknoloji ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemekte ve uluslararası yarışta, sahibine büyük bir ticari üstünlük sağlamaktadır. Dünya ulusları teknoloji üretebilenler ve üretemeyenler olarak ikiye ayrılmakta, teknoloji üretemeyen uluslar az gelişmiş uluslar olarak sınıflandırılmaktadır.Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir.Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi “bilim ve teknoloji temelli” sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.
Gelişmiş ve Gelişmekte Olan Ülkelerde Bilimsel Araştırmalar, Teknoloji Geliştirme Çalışmaları ve Üretim Teknolojileri Arasındaki İlişki
Bu nedenle de günümüzde, ülkelerin, özellikle bu alanlarda sahip oldukları bilim ve teknoloji altyapıları ve bu altyapıyı sanayi süreçlerinde kullanarak ürüne, dolayısı ile toplumsal refaha dönüştürebilme yetenekleri, gerek ekonomik, gerekse politik açıdan stratejik öneme sahip, dikkatlice korunması gereken milli varlıklar olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde, sahip oldukları bilimsel ve teknolojik bilgiyi, entegre süreçler içinde ürüne ve toplumsal refaha dönüştürebilen ülkeler ile bu süreç entegrasyonunu başaramamış ülkeler arasındaki anlayış ve uygulama farkı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke tanımlamasında kullanılan önemli araçlardan biridir.Gelişmiş ülkelerde yapılan bilimsel araştırmalar, bu araştırmalar sonucunda geliştirilen yeni teknolojiler ve bu teknolojilerin yeni üretim ve ürün teknolojilerine dönüşmesi süreçleri, iç içe, biribirini takip eden süreçler olarak ortaya çıkmaktadır. ABD, Almanya ve Japonya gibi ülkeler bu kategoride yer almaktadır.Gelişmekte olan ülkelerde ise bu süreçlerin entegrasyonu zayıftır. Türkiye gibi dünya bilim literatürüne katkısı az olan ülkeler ve hatta eski SSCB ve Hindistan gibi dünya bilim literatürüne katkısı yüksek ancak bu birikimi toplumsal refaha dönüştürememiş ülkeler ikinci sınıfa giren ülkeler olarak değerlendirilmektedir.Bilimsel araştırmalar açısından bakıldığında, bu ülkeler, gerek bilimsel ve akademik kuruluşlar, gerekse bilim adamları düzeyinde işbirliği ve bilimsel çalışmalara katılım açısından, gelişmiş ülkeler ile sıkı ilişkiler içinde olabilmektedir. Ancak bu ilişkiler ve yapılan çalışmalar ile kazanılan bilgi birikimini, teknolojiye ve ürüne dönüştürecek mekanizmaların gelişmemiş olması nedeniyle, bu ülkelerin yeni teknolojiler ile tanışması nadiren bu teknolojilerin gelişme safhasında, çoğunlukla da bu teknolojilerin üretim ve ürün teknolojilerine dönüşmesinden sonra, “teknoloji transferi” ile mümkün olmaktadır. Ancak, bu şekilde sahip olunan teknolojiyi, yeni türev teknolojilerin gelişimini sağlayacak “Ar-Ge /tasarım teknolojisi” olarak değil, belli bir ürüne özel “üretim teknolojisi” olarak değerlendirmek gerekir.Bilim ve teknoloji temelli bir sanayi dalı olan savunma sanayii, gelişmekte olan ülkeler için bu olumsuz tabloyu ortadan kaldırabilecek bir fırsat olarak ortaya çıkmaktadır. Savunma sistemleri tedarik süreçlerinin, hem savunma ihtiyaçlarının karşılanması hem de kritik teknolojilerin edinilmesi ve ülkenin teknoloji alt yapısının geliştirilmesi amacıyla kullanılması, gelişmiş ülkeler tarafından başarıyla uygulanan bir bilim-teknoloji-üretim süreçleri entegrasyonu yöntemdir. Savunma harcamalarına büyük kaynaklar ayrılan ülkemizde de, hem bilimsel araştırma, yeni teknoloji üretme ve yeni ürün geliştirme süreçlerinin entegrasyonu, hem de bu çalışmaları toplumsal refaha dönüştürülebilecek mekanizmaların kurulması için, savunma sanayiini temel platform olarak belirlemek en doğru yaklaşım olacaktır.
Bilim ve Teknolojideki Gelişmeler
20. yy bilim ve teknolojinin gelişmesinde altın çağını yakalamış, insan hayatında vazgeçilmez bir rahatlık sağlamıştır. Bilim hiçbir zaman durağanlık göstermemektedir. Bilimin sınırları genişlerken; dünyanın sanıldığı kadar büyük olmadığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.Günümüzde bilim olağanca hızıyla ilerlemekle birlikte insan hayatının olmazsa olmazları arasına girmeyi başarmıştır. Bilimin sonucu olarak ortaya çıkan teknoloji hayatımızı her alanda kolaylaştırmayı başarmıştır.Bilim ve teknoloji arasında sıkı bir ilişki bulunmakta, birbirlerini tamamlamaktadırlar. Bilimsel çalışmalar uygulamaya elverişli bilgi üreterek teknolojik gelişmeye yol açarken, teknolojik gelişmeler de bilimsel araştırmaların daha uygun şartlarda yapılmasını sağlayarak bilimsel gelişmeyi hızlandırmaktadır .Rönesans ve reformla birlikte bilimdeki gelişmelerin temelleri atılmış, bilimsel gelişmeyi engellemeye çalışan tüm olumsuzluklar da ortadan kalkmıştır (Kilise ve Dinin Etkisi gibi).İnsanlar, tanrıbilimsel gerçeklerden sıyrılıp içinde yaşadıkları dünyayı ve bu dünya ile ilgili sorunları keşfetmişlerdir. Bu gibi gelişmelerin sonucunda da bilimsel gelişmeler başlayıp zamanla hız kazanmıştır.Bilim ve teknolojinin ortaya çıktığı tarihten itibaren insanlar içinde yaşadıkları dünya ile yetinmemişlerdir. Uzayı merak etmişler, uzayın sırlarını çözmek amacıyla gizemli bir yolculuk, sistemli bir çalışma içerisine girmişlerdir. Sıvı yakıtlı motorların bulunması ile uçaklar ulaşım aracı olarak kullanılmaya başlanmış, insanlara uzak gibi görünene mesafeler artık ortadan kalkmıştır. Bunun sonucunda insanların uzaya gitme isteği iyice artmıştır .Uzayı tanımlayacak olursak; güneşi gezegenleri uyduları, yıldızları, sayısız galaksiyi içine alan boşluktur. Bu sınırsız boşluk içersinde bulunana gök cisimlerinin her biri dünya yüzeyindeki toz parçacıkları kadardır. İlk çağ filozoflarından başlayarak bir çok bilim adamı uzayı tanımlama çabası içerisine girmişlerdir. Örneğin; Galile’nin gök bilimleri ile ilgili çalışmaları olmuştur. Teleskopla gözlemler yapmış, şu anki bilim adamlarımızın bile sonucuna ulaşamadıkları bir araştırma çizgisini başlatmıştır. Kepler ise; gezegenlerin yörüngelerinin üzerine çalışmalar yapmış, elips şeklindeki hareketleri saptamayı başarmıştır.Günümüzde ise uzaya ulaşma çabası dünya üzerinde milletler arası çatışmaya yol açmakta, hızlı bir yarışın olmasına neden olmaktadır.“İlk aya yolculuk planlarının NASA başlatmıştır. Başka John F. Kennedy’nin 25 Mayıs 1961’de kongrede bir özel oturumda yaptığı konuşmada “önümüzdeki 10 yıl içinde bir adamın aya gitmeyi ve dünyaya dönmeyi başaracağına inanıyorum” sözleri bu çalışmaların daha da hızlandırmıştır soğuk savaş döneminde uzay çalışmaları konusunda da Sovyetler Birliği ile yarışan Amerika uzay harcamaları için büyük bütçeler ayırıyordu. Aya gönderilecek uzaya aracı için çalışmalar uzun bir süre devam etti. Bu çalışmalar sırasında yapılan test uçuşlarından birinde NASA 3 astronotunu kaybett.”“Sonunda 16 Temmuz 1969’da Neil Armstrong, Edwin Aldrin Jr. ve Micheal Collins adlı üç astronotu taşıyan Apollo 11 tarihe geçecek ay yolculuğuna çıktı. Apollo 11, 19 Temmuz’da ay yörüngesine girdi. Kartal(EAGLE) adlı modül ay yüzeyine başarıyla indi ve Armstrong aya ayak basan ilk insan olarak tarihe geçti. Armstrong’un ardından Edwin Aldrin’de yüzeye indi. Ay toprağından örnekler alan, bazı bilimsel deneyler yapan ve Amerikan bayrağını aya diken iki astronot görevlerini başarıyla tamamlayarak dünyaya döndüler”İlk aya yolculuğun tamamlanmasının ardından tartışmalar da başladı. Bu tartışmalara sonunda uzayda yaşam olup olmadığı konusu üzerinde durulmaya başlandı. İnsanın bir ortamda hayatını devam ettirmesi için; atmosfer, radyasyon ve yerçekiminin bulunması gerekmektedir. Özellikle atmosfer canlı yaşamı için çok önemlidir.Dünyamızda %78 oranında azot, %21 oranında oksijen bulunmaktadır. Uzay boşluğunda ise hava olmayıp sadece bir miktar gaz bulunmaktadır. Bu nedenle uzaya giden araçların içerisinde hava tankları bulunmaktadır. Uzay tamamen soğuktur. İnsan ise sadece belirli sıcaklık ölçütleri içersinde yaşayabilmektedir. Bu nedenle uzay aracında ısı sistemi de olmalıdır.İnsan oğlu çıplak iken uzay boşluğunda kalıcı zarar görmeden 30 saniye kadar yaşayabilir. Nefesinin tutmamak kaydıyla 30 saniye boşlukta kalan insan patlamaz, donmaz ve bilinci tamamını kaybetmez. 30 saniye sonlarında oksijen yokluğu sonucu bilinç kaybı oluşmaya başlar. 1 veya 2 dakika sonra ise yaşam faaliyetleri tamamen durur ve insan hayatını kaybeder.Uzayda karşılaşacağımız diğer bir sorun ise yer çekimidir. Dünyadan uzaklaştıkça yer çekimi azalmaktadır. Aralarında ters bir orantı vardır. bu yüzden uzayda yer çekimi yoktur.Günümüzde insanlığın ortak amacı her şeyden haberdar olma, uzayın tüm olanaklarından yararlanmaktır. Şu anda uzayda Türksat adlı bir uydumuz bulunmaktadır. Uydumuz sayesinde haberleşmenin gücü hızla artmıştır.İletişim kurmanın en kolay yolu konuşmaktan geçer. Karşımızdaki insanların duygularımızı ve isteklerimizi anlatmanın diğer bir yolu da el kol hareketleridir. Fakat bunların dışında da ilkle haberleşme yolarlı vardır: Atlı elçilerle, dumanla ve güvercinler gibi.Karadeniz Bölgesi’nde bulunan köylerimizin bazılarında yer şekillerinin de etkisi ile dağınık yerleşme görülmektedir. Evler arasındaki mesafe uzak odlundan dolayı insanlar ıslıklarla iletişim kurmaktadırlar. Her ıslık tonu başka bir ablam ifade eder. Fakat sadece insanlar için değil toplumlar içinde iletişimin önemi büyüktür.İnsanların uzaktan haberleşmesine imkan veren teknik araçlar Fransız Devrimi’nden hemen sonra optik telgrafın bulunması ile gelişim sürecine girdi.1837’de elektrikli telgrafın bulunması ile iletişim çağı başlamıştır.Telefon 1876 yılında Graham Bell tarafından bulundu. İnsan sesinin iletiminde önce ülke içerisinde daha sonra da ülkeler arasında yayılmasına imkan verdi. Bu yenilik bir çok kaygıyı da beraberinde getirdi. ABD’de benimsendi ve daha sonra ülkeler arasında yayılmaya başladı. 19. yy’da etkileşim ağları kurulmaya, insanlar arasındaki etkileşim gelişmeye başladı.“Tarihte ilk ses kaydı 1877 yılında Thomas Edison tarafından yapılmıştı. Son 20 yılda yaşanan gelişme ise gerek ses kalitesinde gerekse şiddetle kayıt sisteminde mükemmeli yakalamayı hedeflemektedir”İnsanlar, aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun birbirleri ile kolayca iletişim kurmaktadırlar. Örneğin; bir faks makinesi birkaç dakika önce Türkiye’de bir fotoğrafı yayınlarken birkaç dakika sonra New York veya Tokyo’da yayınlayabilmektedir.20. yy’daki en büyük gelişme hiç kuşkusuz bilgisayar teknolojisinde yaşanmıştır. İnternet ağının kurulması sonucunda bilgisayar ve internet; evlerimizi, işyerimize hatta günlük hayatımıza kadar girmeyi başarmıştır. Bilgisayar teknolojisi beraberinde çok büyük yenilikler ve kolaylıklar getirmişti. Örneğin; bilgisayar hayatımıza girmeden önce para yatırma işlemleri için bankalarda saatlerce sıra beklerken şu anda internet sayesinde işlemlerimizi en kısa zamanda gerçekleştirebilmekteyiz.Biliyoruz ki bu teknoloji burada kalmayacak, insanlar yaşadığı sürece teknoloji de ilerleyecektir. Şu an bize hayal gibi gelen çoğu araçlar hayatımıza girecek ve hayatımızı kolaylaştırmaya devam edecektir.
Türkiye’nin Teknoloji Geliştirme Koşul ve Olanakları
Bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, Türkiye’nin, yer aldığı sistem içindeki diğer ülkelerden (diğer OECD ülkelerinden ya da G.Kore, Tayvan gibi yeni sanayileşen ülkelerden) çok daha farklı bir tutum izlediği görülüyor. Türkiye’nin teknoloji geliştirme koşul ve olanaklarını irdelerken, önce, bu farklılığı ortaya koymakta yarar vardır.Gözlenen farklar birkaç noktada toplanabilir:
Türkiye, bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltebilme ve bu çerçevede günümüzün jenerik teknolojilerine egemen olma, bu teknolojiler tabanında ‘innovation’ yeteneğini kazanma konusunda, sistem içindeki diğer ülkelerin aksine, hiç aceleci değildir ve onlardan bir hayli geride kalmıştır. Ne toplum katlarında ne de siyasi partiler düzleminde, gecikildiği için endişe duyulduğu izlenimini almak mümkündür. Siyasi kadroların, zaman zaman, bilim ve teknolojiye önem verilmesi gereğini vurgulamalarına karşın, bu yalnızca, altı boş siyasi bir söylem düzeyinde kalmakta; hatta, çoğu zaman, siyasi bir prim getirmeyeceği kanısıyla olsa gerek, bilim ve teknoloji konuları, bütünüyle siyasi gündemden düşürülmektedir.
Bu genel gözlemi doğrulayan kanıtlar ortadadır:
Sistem içinde yer alan diğer ülkelerin hepsinin, bilim ve teknoloji alanında uyguladıkları ulusal bir politikaları; ulusal hedefleri, bu hedeflere erişmek için izledikleri ulusal strateji ve planları vardır.Türkiye’nin ise, herhangi bir hükümet programının ya da siyasi bir programın parçası olarak benimsenmiş ve uygulamaya konmuş, ulusal bir bilim ve teknoloji politikası yoktur. Bu saptama, Türkiye’de, ülkenin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltmeye yönelik politika ya da strateji önerileri olmadığı anlamına gelmemektedir. Öneriler vardır, hükümetlere sunulan tasarılar vardır; ama bunlar siyasi bir program haline dönüşmemekte ve hayata geçmemektedir. Bu tasarılardan biri, 1980′li yılların başında, dönemin ilgili Devlet Bakanı’nın eşgüdümünde, 300 kadar bilim adamı ve uzmanın katılımıyla hazırlanan Türk Bilim Politikası: 1983-2003’tür. Bu dokümanla, ilk kez, ayrıntılı bir bilim ve teknoloji politikasıortaya konmaya çalışılmıştır. Burada teknoloji konusu da bir ana motif olarak ele alınmış ve öncelik verilecek teknoloji alanları belirlenmiştir. Bu yeni yaklaşım, bilim ve teknoloji politikalarının, ekonominin yönetiminde ve toplumsal yaşamın başlıca etkinlik alanlarının düzenlenmesinde rol alan unsurların da (ilgili bakan ve üst düzey bürokratlar, hükümet dışı kuruluş temsilcileri v.b.) katılımıyla belirlenmesine olanak tanıyan yeni bir kurum yaratmıştır: Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK).Ne var ki, Türk Bilim Politikası: 1983-2003 hayata geçirilememiştir. 1983′te kurulan, ancak, ilk toplantısını 9 Ekim 1989′da, ikincisini ise 3 Şubat 1993′te yapabilen, o günden bugüne bir daha toplanamayan BTYK’ya da işlerlik kazandırılabildiği söylenemez.Halen, Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası konusundaki resmi doküman, BTYK’nın ikinci toplantısında karar altına alınan Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003′tür. Altını çizerek belirtmek gerekir ki, devletin üst düzeyde yetkili bir kurulu, kendisine sunulan bir tasarıyı, bu dokümanla, uygulanması gereken bir karar haline dönüştürmüştür. Üstelik bu dokümanda ifadesini bulan politika 1995 başlarında Yüksek Planlama Kurulu’nca VII. Beş Yıllık Plan Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri Kapsamındaki Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi Çalışma Komitesi Raporu (24 Şubat 1995) ile geliştirilerek somut bir zemine oturtulmuş ve bu proje VII. Beş Yıllık Plân’ın ana eksenlerinden birini oluşturmuştur. Ama, söz konusu projeyi, Plan dokümanının sayfalarından alıp hayata geçirecek bir siyasi sahip ya da kararlılığın var olduğuna ilişkin güçlü bir kanıt henüz ortaya çıkmamıştır.AR-GE faaliyeti, sisteme dahil bütün ülkelerde, devletçe en çok desteklenen, devletin en çok subvansiyon sağladığı alandır. Ama, Türk takımlarının yurt dışındaki maçlarını izlemeye gidiş dahil, akla gelen hemen her alanda teşvik edici önlemler uygulayagelmiş olan Türkiye, ancak geçen yıl, 1 Haziran 1995’te, diğer ülkelerdekiyle karşılaştırılabilir çapta bir AR-GE desteği uygulamasını başlatabilmiştir. Bu da ancak, Uruguay Turu Nihaî Senedi’nin devlet subvansiyonlarına ilişkin düzenleyici hükümlerine ve AB mevzuatına uyum yaklaşımı çerçevesinde gündeme gelmiştir; içsel bir dinamik, örneğin, sanayi kesiminin baskısı sonucu değil…Sistem içindeki diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin, kendi ulusal ‘innovation’ sistemini kurmada çok gerilerde kaldığı; bu sistemin oluşması için, TÜBİTAK ve TTGV gibi kurumların ve bazı üniversitelerin gösterdiği çaba dışında, konunun ulusal düzeyde, bir bütün olarak ele alınmadığı; hatta, konuya yakın olması gereken pek çok çevre için, kavramın kendisinin bile yeni olduğu bilinen bir gerçektir.Sistem içindeki bütün diğer ülkeler, ulusal ‘innovation’ sistemlerinin ayrılmaz bir parçası olan ve bundan da öte, kendilerini, geleceğin enformasyon toplumuna taşıyacak, ulusal enformasyon şebekelerini, hazırladıkları master planlar-eylem planları çerçevesinde kurmaya başlamış ve bu ülkelerde, bu atılımın fiili sahipliğini iş başındaki hükümetler, siyasi liderler üstlenmişken Türkiye’deki siyasi partiler, böylesi bir altyapı ve bununla ilintili ulusal bir master plan gereği üzerinde, henüz herhangi bir berrak fikre sahip değillerdir (BTSTP, Mayıs 1995; TÜBİTAK, Haziran 1995).Türkiye’nin bilim ve teknoloji yeteneğini geliştirme konusundaki, pek de duyarlı olmayan yaklaşımını doğrulayacak başka pek çok kanıt bulunabilir. GSYİH’den AR-GE harcamalarına ayrılan pay, özel sektör sanayi kuruluşlarının toplam AR-GE harcamaları içindeki payı, 1000 faal nüfus başına düşen bilim adamı sayısı gibi verilerle de bu durum kanıtlanabilir. Ama, sayısal verilere girilmeksizin de, burada işaret edilen kanıtlardan yola çıkılarak, aynı iktisadi sistem içinde yer alan diğer ülkelerle Türkiye arasındaki, bilim ve teknoloji konusuna yaklaşımla ilgili temel farkı ortaya koymak mümkündür: Bu fark, ülkenin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltmek ve dünya teknolojisini yakalamak fikrinin, Türkiye’de, başta sanayi kesimi olmak üzere, toplumun doğrudan ilgili katmanlarında yeterince sahiplenilen bir fikir haline gelmediği noktasında düğümlenmektedir. Bu böyle olduğu içindir ki, bu fikrin siyasi partiler -siyasi iktidar- düzleminde sahibini bulmak da pek mümkün olmamaktadır.Eğer, Türkiye’de bu fikre sahip çıkması düşünülebilecek bir toplum katmanı olarak, örneğin sanayi kesimi, bunu yapmış olsaydı; tanım gereği, bu fikrin siyasi platformda da yansıması olur ve en az bir partinin siyasi programında bu husus yer alabilirdi, diye düşünmeye hakkımız var, sanıyorum. Buradan gelinecek nokta çok açıktır: İlgili toplum katmanlarınca sahiplenilen bir hedef haline dönüştürülemediği sürece, Türkiye’nin teknoloji yeteneğini yükseltmek, çağın jenerik teknolojileri tabanında ‘innovation’ yeteneğini kazanmak ve dünya teknolojisini yakalamak -ya da konu başlığıyla söylersek; Türkiye’de teknoloji geliştirmek- gibi, makro planda, çok taraflı ve geniş kapsamlı düzenlemeleri gerektiren bir atılımı gerçekleştirmek mümkün değildir.Özetle, Türkiye’de teknoloji geliştirmenin ön koşulu, bunun, başta sanayi kesimi olmak üzere, ilgili toplum katmanlarınca benimsenen bir hedef haline gelmesi ve bu hedefin geniş halk kesimlerince kabullenilen bir siyasi programa dönüştürülmesidir.Bu ön koşulun gerçekleşmesi mümkün mü?Soruya özellikle de bu konuda son derece önemli bir role sahip bulunan sanayi kesimi açısından bir yanıt verilebilir mi?Son zamanlarda, sanayinin bazı kesimlerinde, AR-GE’ye yöneliş konusunda, belli bir yaklaşım, belli bir kıpırdanma olduğunu söylemek mümkün. Bu kesimlerin, özellikle, kullandıkları üretim yöntemlerinde ya da ürettikleri üründe yenilik yapabilme yeteneği kazanma (böylesi bir yeteneğe sahipseler bunu geliştirme) yönünde ciddi bir çaba gösterdikleri gözleniyor. Kendi AR-GE birimlerini kuran firmalar var. Sanayi kuruluşlarının proje bazındaki AR-GE harcamaları için devletçe sağlanacak desteğin, bu sanayi kesimlerinde oldukça geniş bir ilgi yarattığı ve bir hareketlenme meydana getirdiği de bir gerçek. Ancak, bu tür gelişmeler yanında, Türkiye’deki pek çok sanayi kuruluşunun, yabancı firmalarla, özellikle de AB firmalarıyla, geçmişten gelen ortaklık bağlarının bulunduğunu ya da belli bir entegrasyona sahip bulunduklarını ve gereksinim duydukları teknolojiyi Türkiye’de geliştirme olanaklarını arama yerine, bu gereksinimlerini yabancı ortakları kanalıyla karşılama yönünde bir strateji izlediklerini göz ardı etmemek gerekir. Bu tür kuruluşlardan bazılarının Türkiye’de kurulu AR-GE birimlerinin ise, genellikle, yabancı ortağın kendi AR-GE ağında, yalnızca bir taşeron birim olarak yer aldığı biliniyor. Kaldı ki, Gümrük Birliği koşullarında pazar paylarını güvence altına almak ve bunun için gereksinim duydukları teknolojiyi edinmek üzere, yabancı firmalarla evliliğe giden yerli firmaların sayısının hızla arttığı da bir gerçek.Sanayi kesiminde ortaya çıkan bu tablo aranan ön koşulu sağlar mı? Yerli sanayi şirketlerinin uluslararası evlilikler konusundaki yaklaşımlarının ve imzalanan evlilik senetlerinin muhtevalarının bu sorunun yanıtını önemli ölçüde etkileyeceği muhakkaktır. Ama, unutulmaması gereken nokta, bilim ve teknoloji konusunun, aslında toplumun bütün kesimlerini ve çok yakından ilgilendirdiğidir. Konu herkesi ilgilendirir; çünkü bilim ve teknolojide yetkinlik, yalnızca ülke sanayiinin değil, bütün bir ülkenin uluslararası arenadeki konumunu ve geleceğini belirleyecektir. Bu açıdan, aranan ön koşulu sağlayabilmek, bilim ve teknoloji konusunu bütün boyutlarıyla siyasileştirmeye ve bu konuya sahip çıkacak toplumsal aklı üretmeye bağlıdır.
Eğitimde Teknolojinin RolüEğer teknoloji yukarıda sunulduğu şekli ile algılanırsa, teknolojinin insan hayatında çok önemli bir yer tuttuğu da rahatlıkla anlaşılır. Bu nedenle konumuz teknolojiyi kullanmak ya da kullanmamak değil, insan hayatında teknolojinin nasıl bir yeri ve konumu olacağıdır. Bu üzerinde birçok değerli kişi ve kuruluşun çalıştığı önemli bir konu olmuştur.1. Herbert Simon teknolojiyi insanın kendi yapay iç dünyasıyla dış çevre (doğa) arasında bir ara-yüz olarak görmektedir.2. Carnegie Komisyonunun bu konuyla ilgili vardığı sonuç şöyledir: “Teknoloji öğretimde yardımcı bir rol üstlenmelidir, öğretimin amacı haline getirilmemelidir.Teknoloji sadece var olduğu için kullanılmaya çalışılmamalı ya da teknoloji kullanılmadığında çağ dışı kalınacakmış gibi bir korkuya kapılmamalıdır. Bizler, gelişmiş teknoloji kullanımının öğretimde doyum ve başarıya ulaşabilmek için tek başına yeterli olduğuna inanmıyoruz. Birçok ders için dönemde birkaç saatlik teknoloji desteği yeterli olmaktadır. Bazı dersler için teknoloji, dönemin yarısından çoğunda kullanılabilir; ama bütün bir dönemde böylesine bir teknoloji desteğine ihtiyaç duyulabileceği ders sayısı yok denebilecek kadar azdır3. Eğitimi etkileyen teknolojik gelişmeleri tartışan çok fazla yayın, makale vardır. Bunlar arasında dikkat çekici olanlar aşağıya çıkarılmıştır.a) Alfabe, insanoğlunun bilgiyi paylaşması, kaydetmesi, ve saklaması için entelektüel bir araç olmuştur. Kağıdın icadı ve yazım araçlarının geliştirilmesi, alfabe yardımıyla yapılan işlemlerin daha kolay gerçekleştirilebildiği bir süreci başlatmıştır. Kitap, birçok sayfadan oluşan, değişik tasarımlara sahip, sunmak istediği bilgiyi sıralı olarak veren bir araç olarak düşünülebilir. Kısaca kitap, teknik açıdan bakıldığında televizyon gibi, bilgisayar gibi vermek istediği bilgiden farklı bir yapıya sahip bir araçtır. Matbaanın icadından sonra kitap yaygınlaşarak hemen herkesin ulaşabildiği bir araç oldu. Karatahta hem öğrencinin hem de öğretmenin aynı anda aynı konu üzerinde çalışabilmesine olanak sağlayan ilk sınıf içi iletişim araçlarından birisidir. Okul otobüsü öğrencilerin uzak yerlerden öğretim yerlerine taşınması ve dolayısıyla uygun eğitim ortamının sağlanması açısından bir öğretim aracı olarak görülebilir.b) Engler teknolojiyi eğitimin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Şöyle der: “eğer eğitim her yönüyle öğretmen, öğrenci, ve çevre arasındaki bir iletişim ağı olarak görülürse, o zaman öğretim teknolojisinin bu ilişkileri tanımlamada önemli bir görevi olduğu anlaşılabilir”c) Indiana University’den Robert Heinich öğretmenlerin eğitim teknolojisine yaklaşımlarını şöyle dile getirmektedir:“Peter Drucker’in bir makalesinde söyledikleri büyük oranda yanlış anlaşılmıştır; bu makalede kısaca şöyle denmekteydi: -öğrenme ve öğretme, yeni yöntemlerden, hayatın başka hiçbir safhasının etkilenmeyeceği kadar derinden etkilenecektir. İnsanoğlunun en muhafazakar olduğu bu eski öğretme sanatında yeni yaklaşımlara, yöntem ve araçlara ihtiyaç vardır. Bu yeni geliştirilecek yöntemler sayesinde, öğretmenler beceri ve yeterliliklerini arttırarak daha etkili olacaklardır. Bu sayede öğretme, henüz araçları ile günümüze ayak uyduramamış geleneksel bir sanat olsa da, sıradan bir insanın üstün bir performans sergileyebilmesini olanaklı kılacaktır.- Yanlış anlaşıldığından bahsettim; çünkü birçok eğitimci bu makaleyi okuduktan sonra başlarını sallayacak ve kullanılacak araçlar sayesinde sınıf içerisinde öğrenim başarısının artacağını düşüneceklerdir. Fakat burada asıl söylenmek istenen, ancak öğretim teknolojileri kullanıldığında sıradan bir insanın üstün bir performans gösterebileceğidir; yoksa gelişmiş teknoloji kullanmak tek başına yeterli olmayacaktır.
Eğitimde Teknolojinin UygulamalarıÇeşitli seviyelerdeki kullanışlı uygulamaları ve bu uygulamaların vaat ettiklerini incelerken, düşünce ve yorumlar da kötümserlikten sıyrılıp iyimserliğe doğru kayıyor.1. Engler 1972′de eğitim teknolojilerinin durumunu şöyle anlatıyor: “şu anki öğretim yöntemlerimiz hakkında söylenebilecek en doğru söz eski teknoloji ürünü olduklarıdır. Kitap, tebeşir, öğretmen gibi temel öğretim araçları ve yöntemleri çok uzun zamandan beri kullanılmaktadır. Bugün öğretmenler daha iyi hazırlanmakta, kitaplar daha iyi tasarlanıp daha iyi yazılmakta, ve renkli tebeşirler kullanılmaktadır; ama bu araçların işlevleri ve öğrenci için anlamları yüzyılı aşkın bir süredir hiç değişmeden kalmıştır. Ayrıca bu süre zarfında öğretimin nasıl uygulanacağına ilişkin her hangi bir temel değişiklik de yapılmamıştır. Öğretim halâ, öğretmen merkezli, gruba yönelik ve ders kitabı tabanlı hazırlanmakta ve uygulanmaktadır. Bu yöntem 19.yy’da İngiltere ve Amerika’da başlayıp yayılan Lancastrian modelinin devamı niteliğindedir Birbuçuk yüzyıldır birçok değişikliğe uğramasına rağmen bu model endüstriyel üretim mantığının sonucu olan eğitimde seri üretimi geleneğine sıkı sıkıya bağlı durmaktadır2. U.S. Agency for International Development’dan Clifford H. Block, İngiliz Hükümetinin gerçekleştirdiği çok büyük ölçekli uzaktan eğitim denemesini şu şekilde yorumluyor: “Televizyon, radyo ve posta gibi iletişim araçlarının etkin kullanımı, BBC’nin üretim yetenekleri, öğretim tasarımları için görevlendirilmiş eğitim teknolojisi grubunun mükemmel başarısı, ve normal bir üniversiteden farklı olmayan ders/konu içeriğiyle 65.000 öğrencisi olan İngiliz Açık Öğretim Üniversitesi (British Open University) İngiltere’nin en büyük üniversitesi ve dünyanın sayılı üniversitelerinden birisidir. Mezunlarının iyi yetişmiş ve entelektüel açıdan yeterli olması sebebiyle bu fakülteden derece almak İngiliz sosyo-kültürel hayatında önemli bir yere sahip olmak demektir”3. Teknoloji ve değişimle ilgili olarak Block şöyle demektedir: “birkaç yıl içerisinde gerçek olacak bazı teknolojik gelişmelerle ilgili yorumlarda bulunmak gerçekten çekici bir işi bütün bir kütüphanenin bir disk içine sığabilmesi, internet ve uydu teknolojileri aracılığı ile evinizden dışarı çıkmak zorunda kalmaksızın tüm dünyadaki eğitim merkezlerine istediğiniz her an ulaşabilmek, ve bunların dışında sayısallaştırılmış her türlü bilgiye sahip olma şansı bunlar hakkında konuşmak gerçekten çok çekici; fakat ben de, bu konuda çalışan diğer insanlar gibi, böylesine temelden değişimlerin ancak aşama aşama ve evrimsel bir süreç içerisinde gerçekleşeceğine inanıyorum. Eğitim kurumlarının, öğrenci, öğretmen ve yöneticileri, bu yeni öğrenme yöntemlerini bireysel, toplumsal ve ekonomik yönden hayatlarına adapte edebilmek için mutlaka zamana ihtiyaç duyacaklardır.”
Teknolojik Gelişmeler ve Kültürel-Sosyal Değişimler Arasındaki Sebep-Sonuç İlişkisi
Her yeni icat edilen teknoloji ve bu teknolojinin topluma yayılmasıyla birlikte, kültürün bu araçlar tarafından yönlendirilmesi sonucu çok çeşitli değişiklikler yaşamaya başlarız. 90’lı yıllardan itibaren iletişimin ve internetin gücü, bilişim sistemlerinde kaydedilen gelişmeler bizi yeni teknolojik çalkalanmalara sürüklemiştir. Kültür, teknik ve toplum arasındaki ilişkinin açıklanması önemli bir soruyu da beraberinde getirmektedir.
Teknolojik gelişmeler kültürleri oluşturup, onları değiştirebilirler mi?Fransız kuramcı Pierre Lévy’e göre; teknik ve kültür birbirinden ayrı olarak asla varolamazlar. Teknolojinin tek başına bir anlamı yoktur, ancak bir kültür içinde varolduğu zaman gerçek anlamını bulur.Teknolojik gelişmeler çoğunlukla toplumların gelişmeleriyle doğru orantılı olarak ilerler. Yeni teknolojilerin toplumlar ve kültürler üzerindeki ani etkisi pek çok araştırmacının ilgisini çekmektedir.André Vitalis, Bordeaux Üniversitesinde Medya Araştırmaları Merkezi Sorumlusu, aslında herşeyin iki kelimeye yüklediğimiz anlamla ilgisi olduğunu vurgular; toplum ve bilişim.Bilişim bağımsız olarak bir değişim yaratır ve toplum bu değişime zorunlu olarak katlanır, ona uyum sağlamaya çalışır.Toplum yeni gelişen bir teknolojiyi kabul edip etmeyeceğine, ona uyum sağlayıp sağlayamayacağına ve onu özümseyip özümseyemeceğine karar verir.Birinci görüş bizi daha çok, teknolojinin elite bir kesim tarafından kendi çıkarlarına uygun olarak kontrol edildiği ve sonuçta toplumun hizmetine ancak onu kontrol edenlerin istediği ölçüde sunulduğu kötümser (pesimist) söyleme götürür. Buna göre de, toplumun bu sonuçlara katlanmaktan başka çaresi yoktur.İkinci görüşe göre ise, yeni teknolojilerin, özellikle internetin bize sunduğu güç aslında toplumun eline sunulmuş bir güçtür. Bugün yeni teknolojiler sayesindedir ki, gelecek için daha demokratik, insanlar arasındaki iletişimin daha iyi olduğu, yeni bir paylaşım türünün yaratıldığı ( elektronik posta, sohbet forumları, tartışma grupları ), değişik kültür gruplarının kendini daha iyi tanıtma imkanı bulduğu bir toplum yaratılabilir.Maddi dünyayı ve onun kültürel uzantıları olan, görüntü ve imajları birbirinden ayırt edemeyiz. Bu durumda teknolojiyi bir toplumun ya da kültürün parçası olarak ele almak daha yerinde olur. Bir sorunun sadece teknik olduğunu düşünmek yerine onun sosyal ekonomik ve kültürel uzantıları olduğunu da varsaymalıyız. Böylece kültür ve teknoloji arasındaki ilişkiye, onu kullanan, yorumlayan, benimseyen ya da reddeden toplumun aktörlerini de katmış oluruz.Teknoloji projelerin, sosyal ve kültürel bildirimlerin bir uzantısıdır. Teknolojinin kullanımı ve varlığı, insan ilişkilerini faklı olarak etkilemiştir. Buhar makinası tekstil işçilerine 19. yüzyılda nasıl hizmet etmişse, bugün de bilgisayarlar bireylerin iletişim kapasitesi arttırmak için hizmet vermektedir.Sonuç olarak Fransız Kuramcı Pierre Lévy’nin de önemle altını çizdiği gibi bir teknolojinin sosyo-kültürel etkilerinden bahsetmeden sadece teknik sonuçlarını ortaya koyamayız. Teknoloji ve kültür arasındaki ilişki, ancak onu kullanan aktörler ve o teknolojiyi kullandıkları ortam göz önüne alınıp incelendiğinde doğru analizlere ulaşılabilir.
Teknoloji Gençleri Nasıl Etkiliyor?Teknoloji, sadece gençleri değil, toplumun tüm katmanlarını etkiliyor. Bu olumlu ya da olumsuz (daha çok da olumsuz) etkilenmeden, teknolojiyi, teknoloji üreten şirketleri suçlamanın pek de doğru olmadığını düşüyorum. Teknoloji, insanlar için hayatı kolaylaştıran büyük bir nimet. Bunu dozajını kaçırmadan ve doğru amaçlar için kullanmak insanların elinde. Benzer konular gündeme gelince hep verdiğim bir örnek var. Diyorum ki, teknoloji bizi kullanmasın, biz teknolojiyi kullanalım! Bir çok ürün ve hizmet üreten şirket var. Bu ürün ve hizmetler içinde bize ve amaçlarımıza uygun olanları seçmek, satın alıp almama kararını vermek bizim elimizde. Tabii ki şirketler kârlarını maksimize etmek için, ardarda yeni ürünler ve hizmetler çıkarıyorlar. Ardarda piyasaya çıkan ürünlerden bazan kafamız bile karışabiliyor. Hangisini satın alacağımızı, hangisinin gerçekten bizin ihtiyaçlarımıza cevap vereceğini tespitte zorlanıyoruz. Böyle bir kafa karışıklığıyla karşılaşmamak için, teknolojiyle ilgili gelişmeleri takip etmek, haber ve yorumları okumak yararlı olacaktır. Özellikle gençlerin, teknolojik ürünleri gösteriş için bilinçsizce tükettikleri görülüyor. Yeni piyasaya çıkan bir cep telefonunu, ailesinin ya da kendisinin ekonomik imkânlarını zorlayarak satın alan, aylar sürecek taksitlere giren gençler biliyorum. Bu gençlerin tek amacı, çevresindeki arkadaşlarında bulunanlardan aşağı kalmayacak bir ürüne sahip olmak.
Teknolojinin Neden Olduğu HastalıklarSon 30 yılda başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyada bu alanda yüzlerce araştırma yapıldı; hâlâ da yapılıyor. Kimi araştırmalarda dikkat çekici sonuçlara ulaşıldı. Örneğin;1994′te ABD ve Finlandiya’da yapılan araştırmalar, elektromanyetik alanların çok sık etkisinde kalan işçilerde alzheimer hastalığının normal insanlara göre erkeklerde 4,9 kat ve kadınlarda 3,4 kat daha çok görüldüğünü ortaya koydu.1998′te gerçekleştirilen bir başka araştırmada da radyo operatörleri, endüstriyel donanım işçileri, veri işleme aygıtı tamircileri, telefon hattı işçileri, elektrik santralları ve trafo merkezlerinde çalışan işçilerle film makinistlerinde alzheimer, parkinson gibi hastalıklarla beraber başka birtakım nörolojik bozuklukların daha çok görüldüğü ortaya çıktı.1979′da ABD’de yapılan bir epidemiyolojik (tıbbın, insan topluluklarında hstalıkların dağılımını ve bu dağılıma yol açan etkenleri araştıran bir dalı) araştırma, enerji iletim hatlarına 40 m.’den daha yakın yaşayan çocukların, normal çocuklara göre 2-3 kat daha fazla kansere yakalandığını ortaya koymuştu.1988′de ve 1991′de yine ABD’de, 1992 ‘de İsveç ve Meksika’da ve 1993 ‘de Danimarka’da yapılan araştırmalarsa çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydu.Finlandiya’da yapılan bir başka araştırma erkek çocukların merkezi sinir sisteminde oluşan tümörlerle iletim hatları arasında ki ilişkiyi saptadı.1994′te Kanada’daki 2 ve Fransa’daki 1 elektrik şirketinin çalışanlarını kapsıyordu. Toplam 223.000 kişi üzerinde gerçekleştirilen bu istatiksel çalışmada 4000 kanser hastası saptandı. Bu çaılşmada yüksek elektromanyetik alanların etkisinde kalanlarda lösemi 2-3 kat fazla görülürken, beyin tümörü 10 kat daha fazla görülüyordu. Tüm bu bulgulara karşın lösemiyle elektromanyetik alanlar arasında kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bir ilşki olduğu kanıtlanamadı.Geçen yıl ABD Ulusal Çevresel Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nün 6 yıldır süren ve 60 milyon dolara malolan araştırması sonuçlandı. Enstitü, araştırma sonuçlarını bir rapor biçiminde ABD Kongresi’ne Haziran ayında sundu. Rapora göre “Elektromanyetik alanların tümüyle güvenli oldukları söylenemez. İnsanlar onların etkisinden olabildiğince kaçınmalıdırlar. Ama elektrik hatlarının oluşturduğu elektromanyetik alanların, insanların kanser yada başka bir hastalığa yakalanma riskini arttırdığına yönelik kanıtlar zayıftır. Bu konudaki araştırmalar sürecektir.”İsveçli bilim adamları cep telefonuyla yapılan 2 dk.’lık bir görüşmenin bile ne denli ciddi sorunlar yaratabildiğini gösterdiler. Araştırmaya göre 2 dk.’lık konuşma, kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya yetiyordu. Bu durumda azheimer, parkinson ve multiple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riski artıyor.Mayıs 1998′de İsveçli bilim adamı Dr. Kjell Hansso Mild, ekibiyle birlikte gerçekleştirdiği büyük bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Çalışma sonucuna göre, cep telefonuyla uzun süre konuşanlarda yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkıyordu. Kulaklık-mikrofon seti kullananların %80′inde bu tip sorunların olmadığı gözlendi.Haziran 1998′de Almanya’da Freiburg Üniversitesi Nöroloji Kliniği’nde yapılan bir araştırmada da cep telefonlarının yüksek tansiyonla ilişkisi ortaya kondu. Bu araştırmada 10 gönüllünün başlarına cep telefonu bağlandı. Araştırmacılar, deneklere haber vermeden telefonları açıp kapadılar. Telefonlar açıkken, deneklerin tansiyonlarında 5-10 mmHg’lik bir artış gözlendi.İngiltere’de yapılan ve 11.000 kişinin gönüllü olarak katıldığı bir başka araaştırmadaysa, uzun süre cep telefonuyla konuşanlarda baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkat dağılması gözlendi.Bilimsel araştırmaların art arda gelen bu olumsuz sonuçları insanları kuşkulandırıyor. Artık “cep telefonlarının insan sağlığına daha ciddi etkileri olabilir mi?” diye düşünüyor herkes. Yine ilk akla gelen soru : “Cep telefonlarıyla kanser arasında bir ilişki olabilir mi?”Dünyada 200 milyon dolayında cep telefonu kullanıcısı var. Bu sayı ABD’de 80 milyonun üzerinde ve her ay buna yaklaşık 1 milyon ekleniyor. Cep telefonunun insan sağlığına etkileri ve özellikle de kanserle ilişkisi üzerinde yürütülen çalışmalar ABD’de merakla izleniyor. Çünkü beyinlerinde tümör oluşmuş onlarca kişi, iletişim şirketlerine dava açmış durumda. Tümör oluşumlarına cep telefonlarının mikrodalga yayınlarının yol açtığını ileri sürüyorlar. Benzer davaalar başka ülkelerde de açılmış durumda. Bilimsel araştırmaların sonuçları bu davaların seyri açısından büyük önem taşıyor.ABD’de cep telefonu endüstrisi beş yıldır, cep telefonlarının insan sağlığı üzerine etkilerini araştıran çalışmaları destekliyor. Hatta bunun için Telsiz İletişim Endüstrisi Birliği, 1993′te Telsiz Teknoloji Araştıraları (WTR) adlı bir araştırma kurumu bile kurdu. Bu kurumun asıl amacı, öncelikle beyin tümörleri olmak üzere birçok hastalıkla cep telefonları arasında bir ilişki olup olmadığını saptamak. İki koldan yürütülen çalışmalar için beş yılda 25 milyon dolar harcandı. Bir yandan epidemiyolojik araştırma sürdürüldü; bir yandan da laboratuvarlarda deneyler yapıldı. Laboratuvar çalışmaları iki konu üzerinde yoğunlaştı: Beyin tümörü oluşumu ve genetik yapının değişimi.Bu sırada Avrupa ve Avustralya’da da konuyla ilgili birçok araştırma yapıldı; hâlâ süren çok sayıda araştırma da var. Bunlardan birkaçında düşük düzeyli radyo dalgalarının hayvanların bağışıklık ve sinir sistemlerinde bozukluklara, davranışlarında değişimlere yol açtığı ve kanser oluşumunu hızlandırdığı gözlendi. Örneğin Avustralya’daki bir araştırmada, fareler 18 ay boyunca cep telefonunun yaydığı mikrodalgaların etkisinde bırakıldı. Bu farelerde kanser oluşum oranının normal farelere göre iki kat arttığı saptandı.İsveçli Dr.Lennart Hardell’in araştırmasının geçen yıl Mayıs ayında yayımladığı sonucu: Cep telefonu kullanımı insanlarda beyin tümörü oluşumunu hızlandırmıyordu ; ama beyni tümörlü hastaların, telefon tuttukları tarafta tümör oluşma oranının 2,5 kat fazla olduğu ortaya çıktı. Aynı araştırma ABD’de de yapılmış ve aynı sonuçlara ulaşılmıştı.En önemli gelişmeyse, WTR’nin beş yıllık araştırmasının sonuçlarını açıklaması oldu. Araştırmanın başındaki Dr. George Carlo “Bu veriler insanlarla doğrudan ilişkili ilk verilerdir. Bunlara göre cep telefonu yayınları insanlarda beyin tümörü rüskini biraz artırıyor, insan kan hücrelerini etkiliyor ve farelerde de DNA bozukluklarına yol açıyor.” diyor. Telefon şirketlerince desteklenen bir araştırma kurumundan böyle bir açıklamanın gelmesi çok önemliydi.Sağlığımızı tehlikeye atacağımıza, cep telefonlarımız acil durumlar dışında kullanmamaya çalışalım. Böylece hem beynimiz, hem de cebimiz rahat eder…
SonuçTeknoloji günümüzün vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ülkelerin gelişmişlik seviyesi bulundurdukları teknolojik ortamları ile değerlendirilmektedir. Teknolojinin kullanım alanları oldukça geniştir. Eğitimden, savunma sanayine kadar her alanda kullanılan teknoloji sosyal ve ekonomik hayatında bir vazgeçilmezi durumuna gelmiştir. Teknolojinin faydaları ve zararları; teknolojiden faydalanma durumumuza göre değişmektedir. Örneğin bir televizyonu genel kültürümüzü artırıcı programları izlerken kullanmamız faydalı, zamanımızı öldürürken kullanmak zararlı olduğu gibi. Bu örnekler çoğaltılabilir; son yüzyılın buluşu olarak değerlendirilen internet ise; elektronik ortamda hızlı bir şekilde bilgiye ulaşmamızı sağlarken; internete bağımlı insanlar oluşturup, sosyal hayattan insanların kopmasına da neden olmaktadır. Buradaki ölçü demekki teknolojiyi ne şekilde kullandığımızdır.Teknolojinin gümüzüzde geldiği ürküten boyutu ise; özellikle gen teknolojisinin çok gelişip insanları klonlamaya kadar geldiği bu da gelecek için robotlaşan ve tek tip insanların türemesine neden olabilir. Diğer yandan gelişen teknoloji ile birlikte biyolojik ve kimyasal silahların üretilmesi insanlığı tehdit eden diğer teknolojik tehlikeler olarak değerlendirilebilir. Teknolojinin kullanımı ve sonuçları değişmektedir. Örneğin; teknoloji kullanılarak kurulan bir fabrikada üretim yapılmakta ama artıkları doğaya zarar vermektedir. Yine teknoloji kullanılarak arıtma tesileri kurulup bu tehlike minumuma indirilmektedir. Yani teknolojinin fayda ve zararları birlikte ilerleyip kullanıma göre netice vermektedir.
kaynak:www.forumex.net
yazan:bilimadami

- En son teknoloji robotlar, Japonya’da -


Japonya, robot endüstrisindeki öncülüğünü başkent Tokyo’da başlayan Uluslarası Robot Fuarı’nda bir kez daha gözler önüne serdi. Fuarda endüstriyel amaçla üretilen robotların yanı sıra müzisyen, dansçı hatta hasta robotlar da sergilendi.
TOKYO - Japonya’nın başkenti Tokyo’da başlayan Robot Fuarı’nda en son teknolojiyle üretilen robotlar sergileniyor.
Fuarda her ne kadar endüstriyel robotlar çoğunluğu oluştursa da dans etmek, davul çalmak gibi farklı fonksiyonları olan robotlar da var.
Diş hekimliği öğrencileri için üretilen hasta simulasyonu robot ise aralarında en çok dikkat çekeni. “Simroid” ismi verilen robot sayesinde öğrenciler acemiliklerini kolayca giderebiliyor. Zira robotun ağızındaki sensörler, hassas bölgeye temas edilmesiyle birlikte harekete geçiyor ve robot gerçek bir insan gibi acı hissini dile getiriyor.
Japon Diş Hekimi Satoshi Uzuka, “Öğrencilerin derste kullandığı araçlarla bu robot arasında büyük farklılıklar var. Bu robot sayesinde öğrenciler hastanın hassas olduğu bölgeleri öğreniyor ve tedaviyi sanki gerçek bir insana yapıyor gibi uygulayabiliyorlar” dedi.
Fuar, dünyadaki robotların yüzde 40’ını kullanan Japonya’nın bu konudaki üstünlüğünü de bir kez daha ortaya koyuyor. Ülkede üretim yapan her bin işçiye 32 robot düşerken, evlerde de robotların kullanılmaya başlandığı belirtiliyor.
1 Aralık’a kadar devam etmesi beklenen fuarın son gününde ise iki ayaklı robotlar arasında bir dövüş turnuvası düzenlenmesi planlanıyor.




Görme engellilere dijital tarif



Görme engelliler yön tarifi yapan cihaz ve GPS alıcısına gelen koordinatlar ile istedikleri yere yardımsız gidecekler.Ulaştırma Bakanlığı, Türkiye’de 1,5 milyonu aşkın görme özürlü vatandaşın günlük yaşamını büyük ölçüde kolaylaştıracak bir sistem geliştirdi. Görme engelliler, bu sistem sayesinde, yön tarifi yapan navigasyon sistemine dayalı bir cihaz ve bu cihazın üzerindeki GPS alıcısına gelen koordinat bilgileriyle yardım almaksızın istediği yere ulaşabilecek.
Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında ”Gören Göz- Karanlığa Bir Yol Feneri” adını taşıyan bir proje başlattı. Türkiye’de yaklaşık 8.5 milyon vatandaşın çeşitli düzeylerde engelinin bulunduğunu, bunların 1,5 milyonunun görme engelli, 550 bininin ise iki gözünün tamamen görmediğini dikkate alınarak görme özürlü vatandaşların günlük yaşamını kolaylaştıracak bir sistem arayışına girildi.
Bu kapsamda yapılan çalışmada, bölgelere göre görme engellilerin dağılımının yanı sıra İstanbul’da 100 bin, Ankara’da 50 bin görme engelli vatandaşın yaşadığı tespiti yapıldı. Bu noktadan hareketle öncelikle büyükşehirlerde yaşayan görme engellilerce kullanımına başlanacak bir sistem geliştirildi.
Görme engellilerin günlük hayatlarında çalışma imkanlarına ve sosyal haklardan yararlanabilmesini teminen planlanan proje çalışmaları geliştirilerek ihale süreci başlatıldı.
Sistem, görme engelli vatandaşların herhangi bir yerden, istediği bir yere kolay ve en uygun biçimde seyahatinin planlanmasını sağlayacak ve bunu kullanıcısına sesli bir şekilde bildirecek el ünitesi ile üzerinde çalışan yazılımdan oluşuyor.
Gazi Üniversitesi ile birlikte geliştirilen sistem sayesinde, görme engelliler, öncelikle navigasyon sistemine dayalı bu cihazdan temin edecekler. Bu cihaz, üzerinde bulunan GPS alıcısına gelen koordinat bilgileriyle kullanıcının yerini tespit edecek. Bu bilgiler, dijital harita yardımıyla kullanıcıyı istediği adrese yönlendirecek.
Hastane, banka ve kamu binası gibi merkezlerin yakınlarında sesli uyarılar vererek görme engelli vatandaşların sosyal haklarından yararlanmasına yardımcı olacak. Bir başka deyişle, görme engelli vatandaşlar, yön tarifi yapan navigasyon sistemine dayalı cihazın GPS alıcısına gelen koordinat bilgileri sayesinde yardım almaksızın istediği yere ulaşabilecek.
Proje, 6 milyon avroya mal olacak ve öncelikle büyükşehirlerde uygulanacak. Ayrıca, sisteme dahil edilen ve kısa mesafede cihazlar arasındaki iletişimi kapsayan bluetooth teknolojisi ile görme engelli vatandaşların birbirleriyle de konuşabilmeleri mümkün hale getirilecek.

Siyah beyazdan renkli ekranlara

Siyah beyazdan renkli ekranlara




ÇAĞIMIZIN VAZGEÇİLMEZ ALLETLERİNDEN OLAN TELEVİZYON 75 YIL ÖNCE JOHN LOGİE BAİRD BULMUŞTUR.

KÜÇÜKLÜKTEN BERİ ELEKTRONİLE UĞRAŞIYORDU. HEP TELEVİZYON GİBİ BİRŞAY İCAD ETMEK İSTİYORDU VE SONUNDA HAYALİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ VE İLK TELEVİZYONU YAPTI.

TELEVİZYON İLK OLARAK SİYAH BEYAZDI DAHA SONRALARI GELİŞEN TEKNOLOJİ İLE RENKLİ EKRANLAR İCAD EDİLDİ. TELEVİZYON ESKİDEN LÜKSTÜ ARTIK HER EVDE TELEVİZYON VAR. TELEVİZYON DÜNYA ÇAPINDA ÖNEMLİ BİR HABERLEŞME(İLETİŞİM) ARACIDIR. DÜNYADA GELİŞEN HER ŞEYİ ANINDA ÖĞRENEBİLİYORUZ. AMA TELEVİZYONUN KARŞISINDA. KALIP ONUN ESİRİ OLMAMALIYIZ. TELEVİZYONU YARARLI OLACAK ŞEKİLDE KULLANMALIYIZ YOKSA HİÇ BİR İŞİMİZE YARAMAZ YARAMAMAKLADA KALMAYIP BİZİ KENDİSİNE BAĞLAR. ARTIK

PLAZMA EKRAN TELEVİZYONLAR VAR VE ONLAR TERCİH EDİLİYOR. TELEVİZYON YAŞANTIMIZDA ÖNEMLİ BİR YER EDİNMİŞTİR. CANIMIZ SIKILDIĞINDA AÇIP BAKILABİLİR. TELEVİZYONUN YARARI ÇOK TABİ KULLANMASINI BİLENE

5.12.2007

Artan Internet Trafiği Nasıl Taşınacak

Artan Internet Trafiği Nasıl Taşınacak - Optik Bilgisayar Ağları (Optical Networking)

Yaklaşık son yirmi senedir PC çağı yaşandı. Bill Gates'in Microsoft'u Andy Grove'un Intel'i hayatımıza, teknolojiye yön verdi. Artık PC devri sona eriyor, yerini yavaş yavaş iletişim çağına bırakıyor.
PC çağından önce odalar büyüklüğünde mainframe'ler yoğunlukla kullanılıyordu. En büyük şirket IBM idi. Intel'in kurucularından Gordon Moore'un kuralı tüm çerçeveyi değiştirdi. Moore her 18 ayda mikroçipler üzerindeki transistörlerin sayısının iki katına çıkacağını söylüyordu. Bilgisayar/elektronik mühendisleri daha hızlı, daha ucuz PC'ler dizayn etme yarışına girdiler. Yazılımlar büyüdükçe, daha güçlü donanım gerektirdikçe her problem daha çok transistör kullanarak çözüldü. Bu devir PC'ler için çip, yazılım, hard-disk ve her türlü yan-birim üreten şirketlerin filizlendiği bir devir oldu. Ama artık PC'nin teknolojik ve ekonomik arenada hızı kesildi. Başarısız olduğu için değil, yeni bir çağ açıldığı için. Muhakkak ki PC çok önemli bir teknoloji olarak kalacak fakat bundan sonra heyecan başka yerde.
Esasında bunu görmek çok da zor değil. Geçenlerde bilgisayar ağı çağınının bayrağını taşıyan Cisco, PC çağının bayrağını taşıyan Microsoft'u borsada büyüklük açısından geçti. Intel dikkatini bilgisayar ağı çipleri üretmeye çevirdi, küçük çaplı (low end) PC meydanını AMD'ye bırakti.
PC çağında önceleri bilgisayar endüstrisi kendi içinde gelişimini sürdürdü. Sonraları bilgisayarlar arası iletişimi sağlayan ağlar gündeme geldi. Derken Ethernet, IP, ATM gibi veri iletişim protokolleri yaygınca kullanılmaya başlandı. İnternet’in inanılmaz patlayışı bilgisayar, telekom, veri iletişimi, ticaret dünyasını kısacası herşeyi değiştirdi. Artık telefon şirketleri ses iletişiminden çok veri iletişim trafiği taşımaya başladılar. İnternet’e bağlı bilgisayar sayısı ve trafik astronomik bir şekilde artıyor. Fakat kullanıcılar telefon şirketlerinin bakır tellerinin veri taşıma hız limitlerine takılıp kalıyorlar. Artık 56Kbps'lık dial-up bağlantılar yeterli gelmiyor. Bu probleme geçici bir çözüm olarak DSL (Digital Subscriber Line) ortaya çıktı. Bu teknoloji telefon şirketlerinin ağlarını hemen değiştirmek istemedikleri, milyarlarca dolarlık yatırımlarından biraz daha verim almak, deyim yerindeyse sinekten yağ çıkarmaya çalıştıkları çok pek kısıtlaması olan bir alternatif. Öbür tarafta 80'lerde kablo televizyon şirketleri gelişmeye başladı. Geleceği gören, Amerika'daki kablo TV ve telefon şirketleri henüz kullanılmasa da ağlarına fiber-optik kablo döşemeye başladılar. Kablo TV şirketleri hybrid coaxial ağlarıyla kullanıcılara kablo modem hızlı İnternet bağlantısı sağlamaya başladılar. Esasında şu anda telefon şirketinizin sağladığı tüm servisleri de sağlama kapasitesindeler ya da çok yakında olacaklar.
Yakında televizyon, telefon ve VCR kavramları yok olacak ya da bildiğimiz manadan çok değişecek. Telefon konuşmalarımızı İnternet üzerinden yapacağız, istediğimiz her kanalı kablo TV hattından seyredecek, şu ana kadar istediğimiz her filmi video-on-demand olarak kiralayabileceğiz. Kısacası artık telefon, kablo TV, televizyon, bilgisayar, medya dünyaları birleşecek. Bütün bu yüksek trafikli, hızlı iletişimi mümkün kılacak, kullanıcılara sonsuz iletişim kapasitesi (bandwidth) verecek ağ teknolojisi nedir?
Şu anda veri ağlarında binlerce yönlendirici (router), köprü (bridge), anahtar (switch) ve hub var. Üzerlerinde veri pek çok değişik protokolde taşınıyor. Bu internetworking birimlerin akılsız (dumb) ve akıllı (intelligent) terminallerde olduğu varsayılıyor. Telefon şirketleri ise üzerlerinde milyonlarca satır yazılım çalışan, bakımı ve geliştirilmesi zor olan, aynı zaman diliminin kullanıcılara paylaştirildiği (Time Division Multiplexing) özel anahtarlamalı devreler (proprietary circuit switch) kullanıyorlar. Bu tip bir ağda ise tüm işlem gücü (intelligence) ana anahtarlarda (switch) ve terminallerin akılsız olduğu varsayılıyor. İnanılmaz boyutlarda artan İnternet trafiğini elektronik ağlarda taşımak gittikçe zorlaşacak. Şu anki pazar araştırmalarının sonuçlarına bakılırsa ağ kapasitesinin her sene üç katına çıkmasını beklemek yanlış olmayacaktır. Böyle bir trafik yükünü fiber-optik kablolar ile omurgada ancak optik ağlar taşıyabilir.
Saç telinden daha ince bir fiber-optik kablo bugün tüm dünyadaki İnternet trafiğini taşıyacak kapasiteye sahiptir. Optik ağlar ilk önce elektronik ile bağımlı olarak gelişti. SONET/SDH standartları optoelectronics'in ürünleri olarak ortaya çıktılar. Bu bağımlılığın nedeni, optik sinyallerin belli mesafelerde elektronik sinyallere dönüştürülüp, kuvvetlendirilip yeniden gönderilmesi zorunluluğu idi. Daha sonra yeryüzünde nadir olan enjekte edilmiş (erbium doped) lazerlerin keşfi ile tamamen optik ağlar mümkün hale geldi. Günümüzde bu lazerler sayesinde optik sinyaller 4000km kadar sorunsuz gönderilebiliyor. Yakın gelecekte telefon şirketleri bilgisayar ağı omurgalarını optik ağlar ile değiştirecekler. Kullanıcıların terminallerinden çıkan elektronik İnternet trafiği optik sinyallere çevrilecek. Gönderilen trafik hangi protokol ile gönderilmiş olursa olsun sinyaller lazer sayesinde çok uzun mesafelere taşınacak. WDM (Wavelength Division Multiplexing) ile gönderilen trafik dalga boyuna (wavelength) göre varış noktalarına gönderilecek. Şu andaki son testlere göre bu hız 80Gbps seviyesinde. Optik ağlar bahsettiğim çok uzun mesafeler ya da ağların omurgası haricinde yerleşimin yoğun olması dolayısıyla İnternet trafiğinin yüksek olduğu metropolitan ağlarda da kullanılacak.
Şu anda PC'lerimizin gücü İnternet bağlantımızın hızından çok daha fazla. İleride fiber-optik ağların yaygınlaşması ile istediğimiz tüm ağ kapasitesine kavuşacağız ve roller değişecek. Optik ağların hızı karşısında elektronik PC'miz yavaş kalacak.

Algılayıcı Ağları ve İzleme Teknikleri

Algılayıcı Ağları ve İzleme Teknikleri
Giriş
Algılama, hesaplama ve iletişim kabiliyetine sahip ufak aygıtlar çevreyi gözlemlemek ve fiziksel dünya ile etkileşimde bulunmak için kendiliğinden kurulan ve plansız (ad-hoc) ağlar oluşturmak üzere kullanılırlar. Bu ağlar yaygın bir şekilde algılayıcı (sensör) ağları olarak bilinmektedir. Algılayıcı ağlarını oluşturan düğümlerin (nodes) her biri ise algılayıcı düğümü veya küçük boyutları sebebiyle toz tanesi/zerre (mote) olarak anılırlar.

Ticari amaçlar için piyasada bulunan algılayıcı düğümleri boyut ve kapasite bakımından farklılık göstermektedir. Ancak aralarında ortak olan nokta, verileri algılayıp işleyebilme ve kulaktan kulağa yöntemiyle komşu düğümlerle paylaşabilme yetenekleridir. Algılayıcıların bu özellikleri sayesinde kurdukları çok atlamalı (multi-hop) ağlar, kapsama alanını önemli şekilde genişlettikleri gibi düğümlerin de daha az güç sarfetmelerini sağlarlar.

Bu aygıtların düşük maliyetleri ve gittikçe küçülen boyutları kablosuz algılayıcı ağlarını birçok yerde kullanılır hale getirdi. Büyük ölçekli dağıtık (distributed) algılama teknikleri sayesinde gözetleme sistemlerinin geliştirilmesi ve kuruluş şekilleri değişti ve uygulanması savunma, güvenlik, üretim ve trafik gibi sektörlerde daha yaygın hale geldi.
Zorluklar
Algılayıcı düğümleri potansiyel olarak güçlü ve etkili olmalarına rağmen, iletişim ve hesaplama konularında sınırlamalara sahiptirler. Kablosuz omurgalarından (backbone) elde edilen düşük sinyal-gürültü oranları (signal-to-noise ratio) algılayıcı düğümlerini paket kaybından çabuk etkilenir hale getirirler. Genellikle pil ile çalışırlar, bu yüzden enerji kaynakları kısıtlıdır. Güç ve bant genişliği kısıtlamaları göz önünde bulundurulduğu zaman, algılayıcı düğümleri arasında güvenilir şekilde nakledilebilecek veri miktarında bir sınır bulunduğu gözlenmektedir. Yetersiz ağ topolojileri ve protokolleri gereğinden fazla veri transferine yol açabilmekte ve bu yüzden lüzumsuz paket kayıpları ve enerji tüketimi meydana gelmektedir. Bu da sistemin yaşam süresini ve performansını olumsuz yönde etkiler.

Büyük ölçekli pratik algılayıcı ağları kurulurken karşılaşılan en önemli iki zorluk, verimli ağ topolojilerinin geliştirilmesi ve paylaşılan bilginin etkili biçimde işlenmesidir.
Çok Algılayıcılı İzleme
Çok algılayıcılı izleme, çok sayıda algılayıcının belirli bir alanda dağıtılarak o alan içerisindeki çeşitli nesne ve canlıları tanımlamak ve izlemek için kullanılmasıdır.

Çok algılayıcılı izleme, günümüz dağıtık algılayıcı ağlarından oldukça iyi faydalanabilecek en kritik problemlerden birisidir. Aynı zamanda bir önceki bölümde bahsettiğimiz zorluklardan en fazla etkilenecek alanlardandır. Bu zorluklarla başa çıkabilmek için çok algılayıcılı izleme teknikleri ölçeklenebilir, uyarlanabilir, verimli ve aksaklığa dayanıklı olmalıdırlar.

Çok algılayıcılı izlemede, toplanan verilerin merkezi olarak işlenmesi, cisim tanıma ve durum tahmini açısından en doğru bilgiyi sağlar. Bunun yanında yüklü miktarlarda verinin iletimi ve işlenmesi, önemli miktarda ağ bant genişliği ve enerji kaynakları gerektirir. Ucuz kablosuz algılayıcı aygıtlarının kısıtlamaları göz önüne alındığında merkezi veri işleme tüm sistemin ömrünü kısaltır. Aşırı veri transferi paketlerin birbirleriyle çarpışmalarına ve kaybolmalarına yol açar. Bu da sonuç olarak izleme doğruluğunu azaltır. Çoğu merkezi olmayan izleme tekniklerinde ise ağ trafiğini azaltmak ve enerji tüketimini kısıtlamak için doğruluktan ciddi miktarlarda ödün verilmektedir. Bu da doğal olarak doğru olmayan iz tahminlerine neden olmaktadır.

Günümüzde bu prolemlerin üstesinden gelmek için yoğun araştırmalar yürütülmektedir. Brooks ve ekibi [1] algılayıcı sahalarının dinamik olarak uzamsal (spatial) hücrelere ayrıldığı konum merkezli yaklaşımı sunuyorlar. Bu yaklaşımda her bir hücre için bir yönetici tahsis edilir. Herhangi bir cisim ya da muhtemel bir hedef hücrenin kapsama alanına girdiği taktirde, hücre aktif duruma geçer ve izleme başlatılır. Yapılan tahminlere bağlı olarak komşu hücreler, söz konusu cisimin o yöne doğru hareket halinde olması olasılığı konusunda haberdar edilir.

[2], [3] ve [4] numaralı kaynaklarda, yönlendirilmiş yayılma adı verilen veri merkezli yaklaşım sunulmaktadır. Bu yöntemde, algılayıcı düğümleri öznitelikleri iletişim isteğinde belirtilmiş verileri yayınlarlar veya bunlara abone olurlar. Eğer bir düğüm istekte aranan veriye sahip ise bu veriyi yayınlar, yoksa isteği gelecekte kullanmak üzere saklar. Bu yaklaşımın ana avantajı ilgilenilen bir olay olmadığı sürece veri değişiminin gerçekleşmemesidir.

Qi ve ekibi, gezici temsilci tabanlı hesaplama yöntemini [5] numaralı kaynakta gösteriyorlar. Bu modelde veri işleme için kullanılan kaynak kodu gezici temsilciler arasında verinin bulunduğu konuma doğru taşınır. Böylece algılayıcılar ham veya önişlenmiş veriyi herhangi bir merkezi işlemci düğümüne göndermek zorunda kalmazlar. Eğer gezici kaynak kodu veriden daha küçük boyutda ise bu yöntem daha az ağ bant genişliği gerektirir ve o yüzden daha iyi ölçeklenebilir.

Zhao ve arkadaşları [6]’da hedef izleme için bilgiye dayalı algılayıcı sorgulama (IDSQ) yöntemini tanıtıyorlar. IDSQ, algılayıcıların işbirliği kararlarını, bilgi içeriği ve aynı zamanda kaynak tüketimi, gecikme süresi ve diğer kısıtlamalar üzerine kurar. Bu sayede, ağ kısıtlı iletişim ve işlem kaynaklarını verimli bir biçimde yönetebilir.

Konum merkezli hesaplama [7] numaralı kaynakta tanıtılmaktadır. Bu yaklaşımda, tüm düğümler kendi konumlarından haberdardırlar ve adreslenebilir varlık bir tek düğüm yerine coğrafi bir bölgedir. Bir bölge herhangi bir komut veya sorgu yayınlanmadan önce yaratılır. Yaratıldıktan hemen sonra o bölgede algılama ve izleme başlar. Tahmin edilen patikaya göre bir sonraki bölge yaratılır. Her bölgenin bir yöneticisi vardır ve tüm düğümler üyesi oldukları bölgelerin listesini tutarlar. Ramanathan ve ekibinin sonuçları konum merkezli yaklaşımlarının hedef takibi uygulamalarında toplam ileti miktarı bakımından, merkezi ve bölgesel abonelik/yayınlama modellerine göre daha iyi olduğunu göstermektedir.

Bütün bu bahsedilen yöntemlerin ortak noktası, hepsinin ağ trafiğini azaltıp tek nokta bozukluktan kaçınmak için uğraşması ve aynı zamanda merkezi işleme ile elde edilen en yüksek doğruluğu elde etmeye çalışmalarıdır. Herbir yaklaşımın çeşitli üstünlükleri olmasına rağmen, çok algılayıcılı izleme problemi için halen kusursuz bir çözüm bulunmamaktadır. Özellikle konuya olan askeri ilgiden dolayı ve gelişen algılayıcı teknolojileri sayesinde bu problem hem akademik hem de ticari alanda cazip bir araştırma konusu olmaya devam etmektedir.
Sonuç
Bu makale ile kablosuz algılayıcı ağlarına kısa bir giriş sunduk. Aynı zamanda, bu teknolojiden önemli bir şekilde faydalanabilecek en çekici ve uğraştırıcı uygulamalardan birisi olan çok algılayıcılı izlemeyi tanıttık ve mevcut yaklaşımlardan bahsettik.

Kablosuz algılayıcıların düşük maliyetleri ve teknik kabiliyetleri, fiziksel dünyayı denetleme ve kontrol etme yöntemlerimizi değiştirmeye çoktan başladı. Bu alanda yapılan önemli akademik ve ticari çalışmalar, çok algılayıcılı izleme ile birlikte diğer birçok uygulamada daha fazla ilerlemeye yol açacaktır.

Kaynaklar:
[1] R. Brooks, P. Ramanathan, and A. Sayeed, Distributed Target Classifıcation and Tracking in Sensor Networks, Proceedings of the IEEE, Vol. 91, No. 8, August 2003.

[2] C. Intanagonwiwat, R. Govindan, D. Estrin, Directed Diffusion: A Scalable and Robust Communication Paradigm for Sensor Networks, Proceedings of the ACM/IEEE International Conference on Mobile Computing and Networking, August 2000.

[3] J. Heidemann, F. Silva, C. Intanagonwiwat, D. Estrin, and D. Ganesan, Building efficient wireless sensor networks with low-level naming, Proc. Symp. Operating Systems Principles, pp. 146-159, Oct. 2001.

[4] Y. Xu, J. Heidemann, and D. Estrin, Geography-informed energy conservation for ad-hoc routing, Proceedings of Mobicom, July 2001.

[5] H. Qi, Y. Xu, and X. Wang, Mobile-Agent-Based Collaborative Signal and Information Processing in Sensor Networks, Proceedings of the IEEE, Vol. 91, No. 8, August 2003.

[6] F. Zhao, J. Liu, J. Liu, L. Guibas, J. Reich, Collaborative Signal and Information Processing: An Information-Directed Approach, Proceedings of the IEEE, Vol. 91, No. 8, August 2003.

[7] P. Ramanathan, K.-C. Wang, K. K. Saluja, and T. Clouqueur, Communication support for location-centric collaborative signal processing in sensor networks, Proceedings of Dimacs Workshop Pervasive Networks, May 2002.